• Devlet Öldürdüğü Ermenilerin Hayat Sigortalarına da göz dikmişti

    Ermeni Soykırımı’nın 100. yılına yaklaştığımız, 24 Nisan 2014 anmasına iki gün kala, geçmişe tekrar tekrar bakmak, bıkmadan usanmadan tarihin karanlık sayfalarını eşelemek inkâra karşı mücadeleyi güçlendirecek.

    2009 yılında yazdığım bu yazıyı sağ olsun Taraf gazetesi yayınlamıştı.  Burada önemli olan, Ermenilerin yalnızca katledilmediğini, muazzam bir servete tekabül eden taşınmaz mallarına, ticarethanelerine, işliklerine, değirmenlerine el konulmakla kalınmadığını, hayat sigortalarının da gasp edildiğini hatırlamak.

    Değerli yazar Hrayr Karagueuzian’ın bir makalesinde okuyup dehşet içinde kaldığımda, bu makaleden yararlanarak aşağıdaki yazıyı yazmıştım. İkinci kez okuyanlardan özürlerimle, bir kez daha paylaşmak istedim.

    21-22 Ağustos 2009 tarihlerinde gazetelerde, TV kanallarında yayınlanan haberlerden, ABD’de California temyiz mahkemesinin, 1915-1916 yıllarında kitleler halinde can veren hayat sigortası poliçesi sahibi Ermenilerin varislerine, sigorta şirketlerine tazminat açma hakkını tanıyan yasayı iptal ettiğini öğrendik.

    Ancak genel teamülün aksine, haber metinlerinde meselenin arka planına yer verilmedi. Atlamış olabilirim ama belli başlı köşe yazarlarından da ele alan olmadı. Aslına bakarsanız,  o yıllarda, Anadolu’da hayat sigortası yaptıranların olması da  biz bugünün Türkiye’sindekilere pek de  inanılası gelmeyen, azıcık gerçek dışı bir şey gibi göründü.  Nedeni çok basit. Bugün Türkiye’nin metropollerinde yaşayanların gözünde “taşra” olan, esas itibariyle kırsal alan sayılan bölgelerindeki kentler ve kasabaların bir zamanlar, 19. yüzyılın sonlarında, 20. yüzyılın en başlarında zengin, varlıklı, gelişkin kentler olduğunu, batılı sigorta şirketlerinin dört bir yana yayılmış acentelerinin arı gibi çalışıp on binlerce hayat sigortası poliçesi sattığı, kolejleriyle, tiyatrolarıyla, tümüyle kentsel özellikler arz eden, canlı bir ekonomiye ve ticaret hayatına sahip birer merkez olduğunu hayal etmek gerçekten de zor. Oysa bugünün Türkiye’sinin 70 milyonu aşkın nüfusunun neredeyse tamamı bundan habersizdir, tıpkı, yüzyılın başında Anadolu’da yaşayan her beş kişiden birinin gayrımüslim olduğundan da habersiz olduğu gibi. Bunlardan habersiz olan nereden bilsin ya da tahmin etsin, bugün bile Türkiye’nin Anadolu’sunda öyle pek de yaygın olmayan hayat sigortasının neredeyse 100 yıl öncenin Elazığ’ında, Kayseri’sinde rağbet gören bir ekonomik araç olduğunu?  Oysa durum ortada: O yıllarda, yeni yeni gelişmeye başlayan ticaret burjuvazinin lokomotifi Rum ve Ermeni ticaret erbabı, aileleri, akrabaları bu hayat sigortası fikrini çok benimsemişler, sonuçta batılı sigorta şirketleri on binlerce gayrımüslime hayat sigortası poliçeleri satmışlardı. Poliçelerin değerleri 1915 yılının parasıyla 20 milyon ABD dolarını aşıyordu.

    Devlet yok ettiği yurttaşlarının sigorta paralarına göz dikti

    1914 yılında savaş patlayınca ve Osmanlı savaşa girince, özellikle de memleketin Ermeni ve Rum nüfusunun yoğun olduğu yerler güvenilir olmaktan çıkınca şirketler işlerini kapatmaya başladılar. Gerçekten de kıyamet koptu, Rumların etnik temizliği ve Ermenilerin sonradan soykırım niteliği teslim edilecek olan toplu imhası sürecinde Osmanlı devleti gözünü değeri çok büyük boyutlara ulaşan bu hayat sigortalarına dikti. Bu paraların devlete ödenmesi için çeşitli düzeylerde resmi girişimlerde bulundu. Bu tüyler ürpertici gerçek, ilk olarak zamanın İstanbul’daki Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau’nın anılarında karşımıza çıktı. Morgenthau, Talat Paşa’yla arasında geçen konuşmayı şöyle anlatır: “Bir gün Talat belki de o zamana kadar duyduğum en şaşırtıcı istekte bulundu. The New York Life Insurance şirketi  ve Equitable Life of New York yıllardan beri Ermeniler arasında yürüttüğü faaliyet oldukça büyükbir iş hacmine ulaşmıştı. Bu kadar çok insanın hayat sigortası yaptırması  bu insanların para yönetimindeki başarılarının bir başka göstergesiydi. ‘Keşke,’ dedi Talat, ‘Amerikan hayat sigortası şirketlerini, Ermeni poliçe sahiplerinin tam listesini bize göndermeye ikna edebilseniz. Bu insanların hemen hepsi şu anda ölmüş durumda ve bu paraları alacak mirasçıları da kalmadı. Dolayısıyla bu paraların devlete intikal etmesi gerek. Şu anda devlet hak sahibi konumunda. Bunu bizim için yapar mısınız?’  Bu kadarı çok fazlaydı. Çileden çıktım. ‘Benden asla böyle bir liste alamazsınız’ diyerek ayağa kalktım ve odayı terk ettim.[1]

    Talat Paşa ile Morgenthau arasında böyle bir konuşma geçtiğini, kitabın ilk baskısının yayınlandığı 1918’den bu yana bilen biliyordu da, konunun ayrıntılarının gözler önüne serilmesi için 1990 yılının beklenmesi gerekti.

    75 yıl gizli tutulmuş arşivlerin bize anlattıkları

    Amerikan Ulusal Arşivleri, bu konuyla ilgili dosyaların üzerindeki gizlilik kısıtlamasını 1990 yılında kaldırdı. 75 yıldır gizli tutulan bu kayıtlara erişim izni verildiğinde çok ilginç belgelerle karşılaşıldı.[2] Daha ilk araştırmada, 1922’de New York Life Insurance şirketinin Lozan’da İtilaf devletleri ile Türkiye arasındaki barış görüşmeleri devam ederken ABD Dışişleri Bakanlığı’na, Fransız La Compagnie L’union şirketinin Fransız Dışişleri Bakanlığına  yazdıkları mektuplarda, ölümlerin Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşen kitlesel katliamlardan kaynaklandığını, dolayısıyla sorumluluğun Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu, bu yüzden tazminatların Türkiye’ye ödetilmesi şartının Lozan Anlaşması’na dahil edilmesini talep eden mektuplar ve eklerindeki ayrıntılı belgeler ortaya çıktı. Ama mesela, daha da önemlisi, Osmanlı hükümetinin daha tehcir ve katliamlar sürerken 1916 yılında Dahiliye Nezareti’nin talimatı ve Ticaret ve Ziraat Nezareti’nin girişimiyle, ABD hükümetinden ve batılı sigorta şirketlerinden  poliçe sahiplerinin ölüm tazminatlarının Osmanlı devletine ödenmesini sağlamak amacıyla isim listelerini resmen talep eden mektupları, Morgenthau’nun tanıklığını doğrulayan, aklın zor alacağı bir gerçeğin kanıtlarını  ortaya çıkardı: Kendi vatandaşlarını ölüme gönderen, onların ölümünden sorumlu olan devlet, bir yandan onları yalnızca “tehcir” ettiğini, bir yerden alıp başka bir yere yerleştirdiğini iddia ederken, aynı anda, onların “ölmüş kabul edilmesi gerektiğini ve varislerinin bile kalmadığını” iddia ediyor, bu gerekçeyle ölümlerinden ve varislerine ödenmesi gereken doğan parasal haklarına el koymak istiyordu.

    Gemlik’te “Ruslarla işbirliği yapan Ermeni komitacı”

    Belge mi isteniyor? İşte belge: Amerikan Ulusal Arşivleri’ndeki, RG 84, dosya 850.6 sayılı belge, İsviçreli La Federale Insurance Company adlı sigorta şirketin iç yazışması. Şirketin İstanbul’daki temsilcisi, şirket merkezine yazdığı, yardım isteyen yazıda,  “Ticaret ve Ziraat Nezareti adına Müşavir Mustafa” tarafından kendilerine gönderilen 10 Mart 1916 tarihli bir yazıyı aktarıyor. Aslı Fransızca olup İngilizce çevirisi verilen yazıda,  Dahiliye Nezareti’nin emriyle belirtilen yerlerde Ermenilere ait hesapların bir listesinin Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne iletilmesi talep ediliyor. Yazıda, hayat sigortası yaptıran Ermenilerin bulunduğu yerler şöyle sıralanıyor: Rodosto (Tekirdağ), Adana, Cebeli Bereket (Osmaniye), Kozan, Yozgat, Ankara, Erzurum, Bitlis, Halep, Antalya, Gemlik, Bilecik, Sivas, Merzifon, Tokat, Samsun, Ordu, Trabzon, Konya, Mamurat-ül Aziz (Elazığ), İzmit, Adapazarı, Sivrihisar, Eskişehir,  Kayseri, Develi, Niğde, Afyonkarahisar, Urfa. Adı belirtilen yerlerin coğrafi dağılımı, Osmanlı yöneticilerinin ölü saydığı Ermeni sigorta poliçesi sahiplerinin ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunun, tehcir emri çıkarılarak öldürülen, öldürtülen,  ya da ölümüne yol açılan Ermenilerin “Rus cephesinde Ruslarla işbirliği yapan Ermeni komitacıları”ndan ibaret olmadığının en açık kanıtlarından biri.

    Yazıda bu listelerin, adı geçen yerlerdeki sigorta acentası yöneticileri aracılığıyla buralardaki tasfiye komisyonlarına, eğer tasfiye komisyonu kurulmamışsa, doğrudan Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne iletilmesi isteniyor. Aynı tarihlerde The New York Life Insurance  ve Equitable Life of New York’a da benzer yazılar gönderilerek, bu sigorta şirketlerinde hesapları bulunan Ermenilerin listeleri isteniyor.

    Sigorta şirketlerine dönecek olursak,  çok kısa bir süre içinde, birkaç ayda, binlerce hayat sigortalının hayatını kaybetmiş olması, ödenecek tazminatların olağanüstü boyutları sigorta şirketlerin paniğe kapılmasına yol açıyor.  Kimi oyalama taktiğine başvuruyor, kimi mali yükümlülüğü Osmanlı Devleti’nin üstlenmesi gerektiğini ileri sürüyor, bazı sigorta şirketleri de, örneğin New York Life Insurance, çareyi tazminatı ödemek için varislerden, yakınlarının“ölüm sertifikaları”nı almalarını ve kendilerine ulaştırmalarını şart koşuyor!  Ölüm belgelerini kim verecek? Devlet yetkilileri. Onları ölüme gönderenler ve ölüme değil yeni yerleşim yerlerine gönderdiklerini iddia edenler. Alay eder gibi, değil mi? Kimi vakada da şirketler, tazminat  ödememek  için Nisan 1915’e kadar düzenli ödenen sigorta primlerinin birden ödenmemeye başlaması ve ödenmemiş primler nedeniyle poliçenin geçerliliği kalmadığı gibi  gerekçelere başvuruyorlar. Primlerin neden ödenmediği apaçık ortada olduğu halde.

    Ele geçen belgelerden İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin, Anadolu’daki konsolosluk görevlilerinin ve  misyonerlerinin yardımıyla 1919-1921 yılları arasında bir avuç Ermeni varisin, soykırım sırasında kaybettikleri poliçe sahibi yakınlarının tazminatlarını sigorta şirketlerinden almayı başardığı anlaşılıyor.

    Türk medyasının haberi veriş tarzı

    Türkiye’de TV kanalları ve gazeteler ABD mahkemesinin soykırım kurbanı hayat poliçesi sahibi Ermenilerin varislerine sigorta şirketlerine dava açma hakkını iptal eden kararını açıktan koyuya değişen tonlarda kendini gösteren bir memnuniyetle verdi. Üstünkörü bir taramayla görünen o ki,  kıyıdakileri ve marjinalleri bir yana bırakalım, ana akım medyanın manşetlerine göre bu gelişme “Ermeniler”e bir “darbe” (örneğin Radikal, Vatan, Haber Türk), bir “tokat”tı (Hürriyet). Üstelik tokatı ya da darbeyi yiyen şu ya da bu Ermeni değil, topluca “Ermeniler”di.  Manşetlerin hiçbiri, mesela, “Ermeni Varisler” ya da  “California’daki Ermeniler”,  “Sigorta Şirketlerinden Alacaklı Ermeniler”  gibi sınırlayıcı bir belirleme yapmadı. Hatta hatta, tokatı yiyen, Türkiye’de pek sevilen bir ifadeyle  “ABD’deki Ermeni Lobisi” bile değildi. Topluca “Ermeniler”di. Bütün Ermeniler.  Almanya’da belirli konuda hakkını arayan bir grup Türk’aleyhine verilen bir mahkeme kararının  Alman gazetelerinde “Türklere darbe” ya da “Türklere tokat” diye haber yapılmasına anında tepki gösterecek  Radikal’in, Vatan’ın, HaberTürk’ün, Hürriyet’in  Türk okurlarının, aynı şey Ermeniler için söz konusu olduğunda böyle bir dili gayet güzel içselleştirerek kullanmaları, gazete editörlerinin bunun  okurları tarafından yadırganmayacağından bu kadar emin bir şekilde böyle başlıklar kullanmaları aslında neyin ne kadar hücrelerimize  işlediğinin en somut göstergesi.

    Haberi, hayat sigortası yaptırmış, primlerini düzenli yatırmış onbinlerce Ermeni’nin birkaç ay içinde hayatını kaybetmesi sonucunda varislerinin yasal haklarını alma mücadelesinin, Türk okurları tarafından, “Ermenilerin Türkiye’den tazminat talebi” şeklinde algılanmasına müsait manşetlerle veren ana akım medyamız hepimizin utancı olmalı. Ama utanmak için önce utanılacak şeyleri merak edip öğrenmek, bilmek gerek. Oysa hayat gösteriyor ki, insan bilmek istediğini biliyor, görmek istediğini görüyor. Merak edenler için gerçek hiç de ulaşılmaz değil. Merak etmek için de vicdan ve adalet duygusu gerekiyor. Bilgi sonra geliyor. 


    [1] Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story, Gomidas Institute, 2000, s.225. Buradaki alıntının çevirisi bana ait. Bu kitabın Türkçe çevirisi Belge Yayınları tarafından 2005 yılında yayımlandı (Çeviren Atilla Tuygan). 

    [2] Hrayr S. Karagueuzian, Unclaimed Life Insurance Policies in the Aftermath of the Armenian Genocide, Armenian Forum Studies 2, No.2,  s. 1-55, © Gomidas Institute, 2000.  Internetten izini bulup peşine düştüğüm, elektronik ortama aktarılmamış olan bu makaleyi bana ulaştıran Gomidas Enstitüsü’ne teşekkürler.  

  • Aman anti-siyonistliğimize halel gelmesin durumları!…

    Ayşe Günaysu

    Ülkede Özgür Gündem 22.11.2004

    Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da iki sinagoga yapılan saldırının birinci yıldönümünü Felluce manzaralarına infial duygularının baskısı altında sessiz sedasız yaşadık. Bir yıl öncesine dönecek olursak, bombalanan yerler eylemin vermek istediği mesajı çok açık bir şekilde anlatıyordu: Birincisi, eylem antisemitikti, yani Türkiye’deki ve dünyadaki Yahudi varlığına karşıydı. İkincisi Bin Ladin’in deyişiyle “Siyonist-Haçlı” ittifakının ortaklarından İngiltere’ye (çünkü ABD konsolosluğu zor hedefti) bir meydan okumaydı.

    Bu iki mesaj bir araya gelince Türkiye solu sinagoglara saldırı gibi açık bir antisemit eylem karşısında tavır geliştirmede zorlandı (İngiliz konsolosluğu ile HSBC binasının bombalanması bağlamında “terör” olayları karşısındaki tavır bu yazının konusuna girmiyor). Çünkü İsrail Amerika’nın jandarmasıydı, İngiltere ise Amerika’nın baş müttefiki. Her ikisi de emperyalizmin temsilcisiydi. Dolayısıyla Yahudilerin ibadet yerlerine yapılan saldırı kesin bir dille kınansa anti-emperyalist kimliğe halel gelecekti.

    Ama yakın geçmişin iki kutuplu dünyasının tutum almayı kolaylaştıran şematik düşünsel modeline alışık beyinlerimiz bu durumda da kolayını buldu: Eylemler anti-emperyalistti, dolayısıyla antisemitizm es geçilmeliydi. Kulağa ayrımcılık karşıtı gibi geldiği için demokrat çevrelerde alıcı bulan “yapılan Yahudilere değil hepimizedir” söylemi de yardıma koşunca sorun çözüldü: Tıpkı 11 Eylül ardından yapıldığı gibi, emperyalizmin gelmiş geçmiş bütün günahları tekrar bir bir sayıldıktan sonra, sivilleri  hedef alan eylemlere karşı çıkılır ve  “nereden gelirse gelsin” terör lanetlenir, olur biterdi. Antisemitik mesajdan hiç söz etmemeyi ar kabul edenler için de kolayı vardı: Bu mesele antisemitizm-siyonizm ikilisi çerçevesinde ele alınır, bir yerde mutlaka bu ikisinin madalyonun iki yüzü olduğu belirtilerek anti-emperyalistliğe/anti-siyonistliğe leke sürdürülmez, yine olur biterdi. 

    Bir türlü verilemeyen mesaj

    Yani sonuçta, “ama”sız, “ancak”sız, “olsa bile”siz, “ne var ki” siz, yani kayıtsız koşulsuz antisemitizmin reddi dile getirilemedi. En basitinden şöyle bir düşünce net bir şekilde ortaya konulmadı: “Dört saldırıdan ilk ikisi, Türkiyeli Yahudilerin ibadet yerlerine yapılmıştır. Bu, Türkiyeli Yahudilerin fiziki varlığına olduğu kadar, kültürel ve dinsel kimliğine de karşı yapılmış bir eylemdir. İsrail’in karar mekanizmalarında hiçbir şekilde yer almayan Türkiyeli Yahudilere karşı yapıldığı için ırkçı bir eylemdir. Lanetliyoruz.”

    Bu, bombalamaların ardından yapılmadığı gibi, eylemin birinci yıldönümünde de yapılmadı. Sinagoglara saldırının Yahudi düşmanı içeriğinden söz edilmedi. Çünkü Yahudilerin en temel yaşam hakkını savunmanın bile anti-emperyalist, anti-ABD, anti-siyonist duruşu, Irak’taki direnişçilerle omuz omuza olma halini zedeleyeceği düşünüldü. Bu toz duman içinde birlikte tavır alınan anti-emperyalist, anti-ABD, anti-siyonist kampın bileşenlerinin Türkiyeli sosyalistler/demokratlar/yurtseverlerle hangi temel değerleri paylaştığı, nasıl bir toplum projesinde ortaklaşıldığı hiç sorgulanmadı. Tam tersine neredeyse bütün tarihi boyunca ve neredeyse her yerde özlediği halk desteğini bir türlü sağlayamamış, gösterilerde istisnalar hariç hep bir avuç kalmış Türk “sol”u, Irak’ta savaşa karşı eylemlerde hiç alışmadığı şekilde kendini büyük kalabalıkların ve geniş mi geniş bir cephenin parçası bulunca, normal zamanda bizi kulağımızdan tutup polise teslim eden bu halk nasıl oldu da birden bilinçlenip bizden yana çıktı diye sormak aklına gelmeden, zafer sarhoşu olup, meclise savaşı referanduma sunma önerisini bile kendi arasında tartıştı. Bu memlekette en temel insan haklarını bile referanduma sunmanın ne kadar tehlikeli olduğunu, mesela çoğunluğu “bölücü terörist”lerin idam cezasını hiç düşünmeden onaylayacak bir halka sahip olduğumuzu da unutup ilk kez geniş halk yığınlarıyla birlikte olmayı, kendi başarısı zannetti. 

    Irkçılığın reddinde tavizsiz olmak

    Denilebilir ki, “sol” için birçok konuda tavır almak eskisinden daha zor, çünkü her şey eskisinden daha karmaşık. Ama işin doğrusu şu ki, yakın geçmişin iki kutuplu dünyasında da işler şimdikinden daha az karmaşık değildi. Yalnızca insanlara seçmeleri için sunulan düşünsel modeller meseleyi karmaşıklığından arındırarak dost/düşman ayrımını basitleştiriyor, işi kolaylaştırıyordu. Örneğin sosyalizm adına yapılanlar yenir yutulur şeyler değildi; ama kafamızın huzurunu bozmamak isteyen bizler için iç rahatlatıcı reçeteler her zaman hazırdı: Kararlı bir anti-emperyalist olup ya “ulusal bağımsızlık savaşları”, “kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketleri” ve “sosyalist sistem” üçlüsünden yana tavır alarak gerisini fazla karıştırmazsınız, ya da Sovyetler Birliği’nin kapitalizme geri döndüğünü söyleyerek “kahrolsun Sovyet emperyalizmi/revizyonizmi/bürokratizmi” der ve gerçekten kapitalizme geçildiği zaman, daha önce “dönülen” kapitalizmin ne menem bir şey olduğu gibi zor sorularla uğraşmazsınız.  

    Bu tür kolaylıklara alışmış beyinler, bugünün karmaşık ortamında da aynı şeyi yapıyor ve ABD’ye, diğer Batılı güçlere karşı eyleme geçenleri karşılarına almamak ve “emperyalizm”den yana görünmemek için ırkçılığı, insan hakları ihlallerini, uç noktalardaki cinsiyetçiliği, en geri aşiret  örgütlenmesine dayanan bir toplumsal yapılanmayı görmezden gelmek pahasına İslami çevrelerle ittifak kuruyorlar, sloganlarını ödünç alıyor, ortak tavır geliştiriyorlar.    

    Evet durum gerçekten basite indirgenemeyecek kadar karışık bugünlerde. Ama en karmaşık dönemlerde bile ahlaklı bir duruş peşinde olanların kılavuz edinebilecekleri temel ilkeler var. Her türlü politik mülahazanın üstünde ve ötesinde  temiz kalmak isteyenlerin pusulası insan hakları ahlakı ve ırkçılık karşıtlığı olmalıdır. Takım tutar gibi taraf tutmak yerine, sempati duyduğumuz kampın insan hakları ihlallerine ve ırkçılığına da kayıtsız şartsız, tavizsiz, “ama”sız karşı çıkarsak, kendimizi bir nedenle hasbelkader aynı cephede bulduğumuz kişilerle aramızdaki ayrım noktalarının üstünü örtmez ve ilkesiz ittifaklara girmezsek en karmaşık ortamda bile yolumuzu bulmak hiç de o kadar zor değil.

    Irkçılığın en yaygın biçimi

    Dolayısıyla 15 Kasım 2003’te Neve Şalom ve Beth Israil sinagoglarının bombalanmasını antisemit bir eylem olarak lanetlemek, adil bir dünyadan yana olmayı bulanıklaştıran değil, netleştiren bir tutum. Çünkü antisemitizm, Yahudi düşmanlığı, ırkçılığın en tehlikeli biçimi, en yaygını. Belirli bir kimliğe karşı ırkçılık belirli coğrafyalarla sınırlı iken antisemitizm coğrafi sınır tanımaz. Bir ülkede ırkçılığa maruz kalanlar, diğerlerinde rahat edebilirler. Gidecek yerleri vardır yani. Bir kimliğe karşı ırkçılık birden fazla ülkeyi kapsasa bile sınırlar en fazla doğu-batı, kuzey-güney ekseninde genişler. Yani doğululara karşı ırkçı duygular besleyen batılılar olabilir. Ama antisemitizm batı-doğu ayrımı da tanımaz. Batıda da vardır, doğuda da.  Kuzeyde de vardır, güneyde de. Antisemitizm politik görüş ayrımı da tanımaz. Sosyalistler ve komünistler ırkçılığı şiddetle reddeder ama antisemit olabilirler, olmuşlardır. Antisemitizm etnik, dinsel, dilsel kimlik de tanımaz. Yani kendisi ırkçılık mağduru olanlar da antisemit olabilirler, olmuşlardır.

    İslami terörün anti-emperyalist tavrına bakarak, antisemit içeriğini görmemek tam bir kaçış. Çünkü gerçek, anlamak için fazla bilgi gerektirmeyecek kadar basit: Irkçılığın bütün biçimleri gibi antisemitizm de her zaman belirli amaçlar için kullanılan bir yapıştırıcı olmuştur. İnsan psikolojisi ve düşünce biçiminin ırkçılığa yatkınlığı nedeniyle ırkçı önyargılar her zaman belirli bir düşünceye kitlesel taban sağlamak için kullanılmıştır. Nazi Almanyası’nda da bu böyleydi, bugünün İslami terörü için de böyledir. Yahudi düşmanlığı eyleme duygusal içerik sağlayarak, düşüncenin yapamadığı şeyleri yapar. Düşüncenin milyonları bir amaç için ayağa kaldırması zordur, ama duygu bunu daha kolay başarır.

    Yahudi düşmanlığı, dünyanın en kısa zamandaki en yoğun, en büyük, en örgütlü kıyımını gerçekleştirmiştir. Hâlâ vardır. Hâlâ tehlikedir. Sinagog bombalamaları bize de çok yakın olduğunu, ta içimizde olduğunu göstermiştir. Kısacası, antisemitizm sadece ırkçı/milliyetçi kesimlerle sınırlı değil, ortalama düşüncenin yüzyıllardır beslendiği sıradanlaşmış tezahürlerinden birisi. Ama bu kadarla da kalmıyor. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla kimi demokratların antisemit İslami kesimlerle ittifak kurmaları ve kimi “sol” ve genel olarak muhalif kesimlerin anti-emperyalistiğe/anti-siyonistliğe halel geleceği endişesiyle antisemitizm karşısında sessiz kalması tehlikeyi daha da artırıyor. Tehlike yalnızca Türkiyeli Yahudileri tehdit etmiyor. Nasıl ki Nazizm insanlık tarihinde bütün Almanya’nın, hatta bütün dünyanın utancı oldu, Türkiye’de de antisemitizmin kazandığı her mevzi, ırkçılığa, ayrımcılığa, insan hakları ihlallerine karşı olan herkesin, bütün bir ülkenin utancı olacak.

  • ARKADAŞIMA DOKUNMA!

    Savaşa, milliyetçiliğe, ırkçılığa karşı ilk sivil inisiyatif

    Bianet 28 Aralık 2014

    https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/160975-savasa-milliyetcilige-irkciliga-karsi-arkadasima-dokunma

    Ayşe Günaysu

    Yıl 1994. Kürt illerinde gözaltında kayıplar, faili meçhuller, köy boşaltıp yakmalar yıllarıydı. Siyasi arenada Demokrasi Partisi’nin (DEP) yalnız kaldığı ve ağır saldırı altında olduğu yıllardı. Feminist hareketten ve insan hakları mücadelesinden birbirini tanıyan bir grup kadındık. Neredeyse hepimiz sosyalist gelenekten geliyorduk ve çoğumuz üyesi olduğu eski sosyalist/komünist partileri, devrimci örgütleri benzer nedenlerle terk etmiştik. Savaşa, yükselen Kürt düşmanlığına, ırkçılığa, milliyetçiliğe karşı isyanımız, toplumun Türk kesiminden bir ses yükselmesi için bir şeyler yapma isteğimiz bizi bir araya getirmişti. Feministler bir süredir zaten siyasi olarak son derece aktifti. Türkiye’de F tipi cezaevleri uygulamasının ilk işareti niteliğindeki 1 Ağustos 1989 genelgesi ve tutukluların Eskişehir cezaevine nakilleri sırasında iki kişinin ölmesi üzerine 9 Ağustos Çarşamba günü, siyahlar giyen kadınlar Cağaloğlu Meydanı’nda yere yatarak yolu bir süre trafiğe kapatmıştı. Bir araya gelmemizde böyle bir canlı hareketlilik sergileyen feminist kadınlar önemli bir rol oynadı. İnsan Hakları Derneği de, meslek odaları ve sendikalar dışında sivil toplum diye bir şeyin olmadığı, var olanın da görmediği Kürt illerindeki insan hakları ihlallerinin en yakın takipçisiydi. Yayınladığı raporlar o yıllarda Kürt sorununa ilişkin tarihe düşülen önemli kayıtlardı.

    Neredeyse hepimiz Kürt olmayan kadınlardık. Bunun bir anlamı vardı. Dediğim gibi, Kürtlere yönelik baskılara karşı Türkler arasından birilerinin ayağa kalkmasını siyasetin de üstünde, ahlaki bir duruş olarak görüyorduk.

    4 Eylül 1993’te Mardin DEP milletvekili Mehmet Sincar’ın faili meçhul cinayetleri araştırmak üzere gittiği Batman’da vurularak öldürülmesi, Kürt olduğun zaman milletvekili bile olsan can güvenliğinin olmadığının en açık kanıtı ve hepimizi bir şeyler yapmaya iten bir milat olmuştu. Hemen ardından içimizden bir grup kadın DEP İstanbul İl örgütünü ziyaret ederek, dayanışma amacıyla üye olduk.

    Mehmet Sincar’ın cenazesi için Ankara’ya gelen otobüslerin aranması sırasında nüfus cüzdanlarına bakılıp Kürt olanların polis tarafından otobüslerden indirilmesi ve Kürtlere yönelik çok çeşitli, salt Kürt olmalarından kaynaklı benzeri ayrımcılık örnekleri sonucunda 9 Mart 1994’te Cumhuriyet gazetesine (o yıllarda Cumhuriyet hâlâ muhalif kimliğini bir ölçüde sürdürüyordu) bir ilan verdik. “Biz Kürt olmayan kadınlar nüfus kağıtlarımızın bize verdiği ayrıcalıktan utanç duyuyoruz.” Bir gecede, evlerimize gelen telefonlarla 104 imza toplandı. Ne yazık ki o ilanı saklamamışım, altındaki imzaları da burada paylaşamıyorum.      

    Semra Somersan önerdi: Arkadaşıma Dokunma!

    O ilan vesilesiyle kurulan ağ gelişti, cep telefonlarının olmadığı o dönemde ev ve işyerlerimizin telefonlarından haberleşerek o hafta neresi uygunsa, nereyi bulursak orada toplanmaya başladık. Kimler miydik? Aklımda kalanları yazmak istiyor, hatırlayamadığım, bu yüzden adını anamadıklarımdan özür diliyor, isimleri alfabetik sıraya koyuyor ve bu vesileyle çok azını hâlâ seyrek de olsa gördüğüm, bir bölümünü hiç göremediğim arkadaşlarıma bu satırlardan, o günleri hatırlayıp burnumun direği sızlayarak selam gönderiyorum:  Beril Eyüboğlu, Esra Koç, Fethiye Çetin, Filiz Karakuş, Filiz Koçali, Gönül Morgül, Gülgün Efendioğlu, Gülnur Savran, Minu İnkaya, Nadire Mater, Nazmiye Güçlü, Neşe Ozan, Nuran Ağan, Nurten Tuç, Oya Coşkun, Semra Somersan, Sonat Zelyüt, Yelda.

    Bu toplantılarından birinde artık bir ismimiz olsun dedik.  O toplantıyı gayet net hazırlıyorum. Galiba Makina Mühendisleri Odası’nın toplantı odalarından biriydi. Geniş bir yerdi, yine yuvarlak oturmuştuk. Önerilen isimler dönmeye başladı. Semra Somersan’ın önerisi ise hemen, istisnasız hepimiz tarafından kabul gördü: “Arkadaşıma Dokunma”. Bu, Fransa’da 1984-85 yıllarında aktif olan ırkçılık karşıtı SOS Racisme hareketinin sloganı olan ve daha sonra Belçika, Hollanda, Danimarka ve Almanya’ya yayılan “Touche pas a mon pote!” sloganıydı;  yani Arkadaşıma Dokunma! İlk işimiz, beyaz zemin üzerine, siyah,  “dur” diyen ve içinde Arkadaşıma Dokunma yazan bir elin bulunduğu rozetlerimizi bastırmak oldu. Her fırsatta sepet içinde insanlara dağıtmak dışında, hepimiz çantalarımıza, yakalarımıza taktık. Kayıt tutma, arşiv oluşturma konusundaki beceriksizliğim nedeniyle elimde kitap fuarı için hazırladığımız, üzerinde Türkçenin dışında çeşitli dillerde Arkadaşıma Dokunma yazan kitap ayraçları, hangi yıla ait olduğunu yazmayı unuttuğumuz tek yapraklık bir takvim dışında hiçbir şey bulamadım dosyalarım arasında.  

    Kampanya bizim bile beklemediğimiz bir yaygınlığa ulaştı. Bunda önce Express, ardından  Leman dergilerinin sağladığı desteğin ve sayfalarını kampanyaya açmalarının büyük rolü oldu. Dergilerin sayfalarına hiç tanımadığımız kişilerden, temasımız olmayan çevrelerden mesajlar yağmaya başladı. İnsanlar “Arkadaşım Dokunma” sözünün kendilerine ne düşündürdüğünü, bu sözün onlarda uyandırdığı duyguları yazmaya başladı.

    “Rosan’ı görmek istiyorum, Rosan’a dokunma!”

    Express dergisine ilk mesaj gönderen Arkadaşıma Dokunma grubu bireylerinden birkaçının sözlerini, eski bilgisayarımdaki dosyalardan bulmuş ve daha önce şimdi hatırlamadığım bir araştırmacının isteği üzerine onunla paylaşmıştım:

    Ermeni iş arkadaşım sevgili Aramis’e, şu anda yaşayıp yaşamadıklarını bilemediğim, taze fasulye yemeyerek, gündüzleri uyumayarak çileden çıkardığım Rum bakıcım Madam Eleni’ye, beş yaşımın Tarlabaşı’sında bana hep badem şekeri veren,  kocası itfaiyesi olan Madam Proso’ya, sarışınım diye beni her teneffüs döven sınıf arkadaşım Kürt Mahmut’a dokunulmasını istemiyorum.” Yelda.

    Ceren beş yaşında. Kuaförde annesini beklerken bir yandan da kadınların konuşmalarını dinliyordu. Kadınlar, ölen askerlerin annelerinin nasıl ağladıklarını anlatıyordu. Ceren annesine dönüp ‘Annecigim peki ölen teröristlerin anneleri ağlamıyor mu’ diye sordu. Kuafördeki bütün kadınlar ağladı.” Nazmiye Güçlü

    Şırnak bombalandığında Kumçatı’da çadırda ‘görüyorsunuz bize yaptıklarını, artık okula gitmek istemiyorum’ diyen Gurbet’i merak ediyorum. Onun da tüm çocuklar gibi, öteki Kürt çocuklarıyla birlikte kendi dilinde okumasını istiyorum. Gurbet’e dokunma! Maral, kızım Çiğdem’in arkadaşı. Lisede, Ermeni. Maral’ın üzülmesini istemiyorum. Maral’a dokunma! Batman uçağında tanıştığım asker Fahrettin’i merak ediyorum. Onun yüzünü gazetelerde görmek istemiyorum. Fahrettin’e dokunma! Arkadaşım Rum Frango’ya dokunuldu. O şimdi Yunanistan’da. En son Diyarbakır’da ayrılırken Rosan’a ‘görüşürüz’ dediğimde ‘o güne kadar ölmezsem’ dedi. Rosan’ı görmek istiyorum. Rosan’a dokunma!” Nadire Mater.

    Şimdi düşünüyorum da, geleneksel anlamda, formel örgütsüzlüğün o kendine özgü dinamizmi, bireyin özgür iradesiyle seçimini yapmaya izin vermesi, yaratıcı bir kendiliğindenliğe alan açması, belki de Türkiye’nin yakın tarihinde kamuoyunda yankı bulmuş ilk örgütsüz sivil inisiyatifi olmamıza yol açan bence önemli nedenlerinden biriydi.

    1996 TÜYAP Kitap Fuarı’nda stand açtığımızı, rozetlerimizi, kitap ayraçlarımızı, broşürlerimizi sergilediğimizi ve bir defter açtığımızı hatırlıyorum. Standa gelenlere bu deftere ne düşündüklerini yazmalarını istiyorduk. O defter de ne oldu bilmiyorum.

    “Bu Kurtuluşçular arasında ne arıyorsun?”

    Yaygınlaşıp, sokaktaki insana ulaştığında, Arkadaşıma Dokunma kampanyası da sokağa çıkmaya karar verdi. Bir broşür hazırlandı. Broşürü saklayan, elektronik formatta bana ulaştırarak buraya bölümler alabilmemi sağlayan Nadire Mater’e teşekkür ederim. Bir teşekkür de, arşivleme konusundaki titizliğine şahsen epeyce çok şey borçlu olduğum Yelda’ya. Cumhuriyet’in 29 Mart 1994 tarihli kupürünü bana elektronik formatta göndererek gazeteye verdiğimiz ilanın tarihini ve kaç kişinin imzaladığı bilgisini Bianet okurlarıyla paylaşmamı sağlayandır.

    Böylece, broşürü etkinlikler, kitap fuarları dışında, sokaklarda da dağıtma karar aldık ve gözaltıyla karşılaştık. Ortaköy meydanında broşürümüzü dağıtanlardan, dayanışma için bize katılan arkadaşımız Cihat Büyük, Filiz Koçali, Nadire Mater ve Sonat Zelyut polis tarafından gözaltına alınıp emniyete götürüldü. Saatlerce yüzler duvara dönük ayakta tutuldular ve sözlü tacize uğradılar. Sonunda yapılan girişimler sonucunda serbest bırakıldılar. “Arkadaşıma Dokunma” sözüne tahammül edilemeyen bir ülkede yaşıyorduk.  Ama her gözaltı gibi sonrasında gülecek çok şey bulduk. Diğer üç “şüpheli”nin Kurtuluş siyasetinden gelme olduğunu tabii ki bildiklerinden, bir sivil polisin Nadire Mater’e, sanki Dev Yol yetkililerinden biriymiş gibi, “senin bu Kurtuluşçular arasında ne işin var?” demesinin gözlerimizden yaş getirene kadar güldürdüğünü hatırlıyorum.

    Irkçılığa ve milliyetçiliğe bir karşı duruş

    Arkadaşıma Dokunma broşürü NEDEN ARKADAŞIMA DOKUNMA? sorusuyla başlıyor ve soruya, “ARKADAŞIMA DOKUNMA kampanyası ırkçılığa ve milliyetçiliğe bir karşı duruştur. Gerek resmi politikaları biçimlendiren, gerekse bu politikaların yönlendirmesiyle tek tek insanların önyargılarında yaşayan, kimi zaman açık, kimi zaman örtülü ırkçılığı ve milliyetçiliği reddetmeye bir çağrıdır” cevabı veriliyordu.

    Nadire Mater’den elime ulaşan pdf formatındaki versiyonunda, broşürün en sonunda hazırlayanların isimlerinin alfabetik sıraya uygun konulduğunu görüyorum: Ayşe Günaysu, Beril Eyüboğlu, Esra Koç, Filiz Karakuş, Filiz Koçali, Gönül Morgül, Gülgün Efendioğlu, Nadire Mater, Nuran Ağan, Sonat Zelyüt, Yelda. Ve o an, sayfa düzenini Nuran Ağan’ın yaptığını, birlikte bir gece bilgisayar başında saatler geçirdiğimizi hatırlıyorum.

    Broşürde kampanyanın, “Irkçılık ne Güney Afrika kadar uzak, ne de oradaki gibi ak ve kara. Ne mutlu Türküm diyene sözünden rahatsız olmuyorsak ırkçılık içimizde” dediği, “temelinde ırkçılık ve milliyetçiliğin yattığı uygulama ve önyargılara karşı çıkan herkesi tepkisini dile getirmeye” çağırdığı  ilan ediliyordu.

    Broşür, Arkadaşıma Dokunma kampanyasının BİR BARIŞ ÇAĞRISI olduğunu duyuruyor ve şöyle deniyordu: “18 Eylül 1930 da dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt değil miydi şu sözlerin sahibi? ‘Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı; dost ve düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.’  47 farklı etnik kökenden gelen insanların yaşadığı bu ülkede kurulu Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde işte bu düşünce var. Bu düşünce üzerine temellendirildi ulusal politikalar. Böyle yürürlüğe konuldu 1943 yılında adına “varlık vergisi” denilen ama aslında azınlıkların bu ülkede var olma koşullarını fiilen yok etmeyi amaçlayan uygulama. Böyle toplama kamplarına gönderildi azınlıklardan vergisini ödeyemeyen 8 bin kişi. ‘Mübadele’de bir anda 1 milyon 200 bir Rum böyle kovuldu yurtlarından. Böyle yetiştirildi çocuklar ve tahrip edildi kiliseler, kırıldı mezar taşları. 6-7 Eylül’de Müslüman olmayan azınlıkların işyerleri böyle yağmalandı. Böyle kuruldu Kürt ellerinde darağaçları. 50’lerde, 60’larda, 70’lerde böyle sürdü gitti jandarma dayağı, kurşuna dizildi sırt hamalları sorgusuz, sualsiz, yargısız. Ve böyle gelindi 1980’lere. Giderek daha çok sayıda Kürt dağa çıkmaya, askere giden gençlerin tabutları dönmeye başladı memleketlerine.

    Burada alıntılanan Mahmut Esat Bozkurt’un sözleri henüz yeni yeni,  başta Rıfat Bali’ninkiler olmak üzere o yılların kitaplarında bulunabiliyordu, ama Türkiye toplumunun muhalif kesiminde dolaşıma girmesi için en az 10 yıl, sosyal medyada dolaşacak kadar en azından bir kesim tarafından tanınır olması için (annemi hâlâ bu sözlerin gerçek olduğuna ikna edemedim!) 20 yıl geçmesi gerekecekti. Yani, kısacası Arkadaşıma Dokunma ırkçı tarihimize işaret eden ilk sivil insiyatif oldu.

    “Başkasının ırkçılığını görmek ve lanetlemek daha kolaydır”

    Hazır elimizdeki ender arşiv kayıtlarından olan broşür elime geçmişken, burada yer alan birkaç mesajı da okurlarla paylaşmak istiyorum:

    Bir tek insanın öldürülmesi bile bize acı vermeli. 1992 yılı boyunca ölen 3 bin 758 insanın her biri umutlarıyla, sevgileriyle, sevenleriyle bizden biriydiler. Onların yaşam hakkı savaşta ellerinden alındı. Üç küçük Kürt çocuğu sokakta oynarken zamanın nasıl geçtiğini  fark etmediler. Oysa sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Panzerden tarandılar. Boncuk kara gözlü 3.5 yaşındaki oğlan öldü. 3 bin 758’den biriydi. Uzun boylu dalgalı saçlı gerilla kız çatışmada vuruldu, öldü, ölü ele geçirildi. Anası gizli gizli ağladı. 3 bin 758’den biriydi o. Askerdi. Kurada güneydoğu çıkınca içi ürperdi. Gitti. Vuruldu. 3 bin 758’den biriydi o. Oğullarımızın askere gidip öldürmek zorunda bırakılmalarını ya da ölmelerini – ölü ele geçirilmelerini- istemiyorum. Türk ve Kürt anaların ağlamaması için savaşa son.” Sonat Zelyut

    Ceren beş yaşında. Kuaförde annesini beklerken bir yandan da kadınların konuşmalarını dinliyordu. Kadınlar ölen askerlerin annelerinin nasıl ağladıklarını anlatıyordu. Ceren annesine dönüp, ‘Anneciğim peki ölen teröristlerin anneleri ağlamıyor mu?’ diye sordu. Kuafördeki bütün kadınlar ağladı.” Nazmiye Güçlü

    “Oğlum 11 yaşında. Askerlik çağında değil henüz. Ama savaşa hayır diye bağırırken, yarın kendi oğlumu bir savaşın ortasına, askere yollayıp kaybetmek istemiyorum. Onun ve tüm çocukların hiçbir nedenle, hele savaşın hiçbir tarafı değillerken, savaş nedeniyle ölmelerini istemiyorum. Bugün askere gittiği için savaşmak zorunda kalan ve yitip giden oğullarına ağlayan annelere, yarın ben de katılmak istemiyorum! Oğlum, kızım ve diğerleri, sizlere dokunulmasına izin vermeyeceğiz. Eminim siz de vermeyeceksiniz.” Gönül Morgül

    Broşürün “Başkalarının ırkçılığına karşı çıkmak her zaman daha kolay” başlığının altında da şöyle yazıyor: “47 etnik grubun yaşadığı ama en çok satanlar arasında yer alan bir gazetenin, Hürriyet’in logosunun altında ‘Türkiye Türklerindir’ yazısının yer aldığı, azınlık okullarının kapısında ‘Ne mutlu Türküm diyene’ tabelasının asılı olduğu, okullarda çocuklara her sabah ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, varlığım Türk varlığına armağan olsun’ andının 71 yıldır bir ağızdan okutulduğu bir ülkede bunun gibi her adımda rastlanan ırkçılık örneklerinden habersiz yaşayan insanlarımıza şaşırmadık. Çünkü başkasının ırkçılığını görmek ve lanetlemek daha kolaydır. Çünkü resmi tarih, resmi ideoloji, resmi söylem insanları öyle koşullandırır ki, her gün yaşananlar sorgulanmaz, nadiren gazete sayfalarına yansıyan olaylar ve tespitler ya okumaya değer görülmez, ya da belleklerde yer etmeden okunur, geçer.”

    Türkiye’den ırkçılık örnekleri

    Bu satırların altında Türkiye’deki ırkçılığa örnekler veriliyordu.  Örnekler arasından birkaçını seçiyorum:

    • Kürtçe isimlerin yasaklanması, nüfus müdürlüklerine “Türk çocuklarına verilmesi uygun bulunmayan isimler” listesi gönderilmesi, örneğin Velat, Yekbun, Zozan Ardıl, Rorint gibi isimlerin “sakıncalı isimler” arasında gösterilmesi,
    • Türkiye’de Rumların sistemli biçimde yok edilmesi, 1964 sürgününün ardından 1925’te yaklaşık 124,000 olan İstanbullu Rum nüfusun 2.500’e düşmesi,
    • Neve Şalom sinagoguna 1 Mart 1992 tarihinde yapılan bombalı saldırı, Adana’da Yahudi aleyhtarı bir bildirinin öğretmen tarafından okula getirilerek öğrencilere dağıtılması ve hakkında soruşturma açılmaması, 
    • Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ermeni okullarını gerekli gereksiz müfettiş denetimine tabi tutması ve Ocak 1994’te, dönemin İstanbul Milli Eğitim Müdürü Naci Akay’ın, İstanbul’daki tüm Azınlık okullarının müdür ve Türk müdür yardımcılarıyla yaptığı toplantıda, Türk Müdürlere hitaben “Milli görüşün sahibi sizsiniz. Bu okullarda olup biteni takip etmek ve bizlere haber vermek sizin göreviniz. Olup bitenleri bize bildirirseniz size müteşekkir oluruz. Aksi halde güle güle deriz” demesi yer alıyordu.

    Burada Arkadaşıma Dokunma kampanyasının bir başka bakımdan da “ilk”ler arasında olduğu notunu düşmezsem, kampanyaya haksızlık ederim. Henüz Avrupa Birliği, dolayısıyla üyelik kriterlerinden biri olan “Azınlık Hakları” konusu Türkiye kamuoyunun gündemine girmemişti. Yelda’nın yayına hazırladığı Birikim’in Nisan-Mayıs 1995 “Etnik Kimlik ve Azınlıklar” özel sayısı ve yazılarını yayınladığı ÖDP’nin haftalık Söz dergisi hariç Ermeni, Rum, Yahudi ve diğer gayrimüslimlere yönelik hak ihlalleri muhaliflerin gündeminde de yoktu. Arkadaşıma Dokunma bu bakımdan da bir “ilk”ti;  Kürtlerle dayanışmanın vazgeçilmezliği inancı ve Kürtlere yapılanlara isyanla yola çıkmıştı,  ama giderek bütün Türk ve Sünni Müslüman olmayanlara yapılan ayrımcılığa karşı çıktı.

    Hem, yakın tarihin Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini hedef alan ilk sivil girişimlerinden birisini genç kuşaklarla paylaşmak, ama aynı zamanda o dönem neredeyse birbirimizden ayrılmadan, birlikte yiyip içtiğimiz, yatıp kalktığımız diyeceğim kadar yakın çalıştığımız bir avuç sevgili dosta sıcak bir selam etmeye yarayacağını umduğum bu yazıyı, Arkadaşıma Dokunma broşürünün son satırlarıyla bitireyim, izninizle:

    ARKADAŞIMA DOKUNMA, HERKESİN – Irkçılık ve milliyetçiliğin resmi politika ve uygulamalardan ve insanların bilinçlerinden yok edilmesi, süregelen savaş koşullarının barışa dönüştürülmesi, gözaltında kayıplar, yargısız infazlar gibi insan hakları ihlallerine son verilmesi talebini benimseyen herkesin sözüdür, “ARKADAŞIMA DOKUNMA!”

    Bianet 28 Aralık 2014

    https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/160975-savasa-milliyetcilige-irkciliga-karsi-arkadasima-dokunma

  • TANRI MAĞDUR TÜRKTEN KORUSUN

    Ülkede Özgür Gündem 26.05.2005

    Ayşe Günaysu

    Ne zaman televizyonda, gazete sayfalarında ve bilgisayar ekranlarında esip gürleyen bir Türkün sözleriyle karşılaşsam, aklıma Aras Yayınları’ndan yayınlanan, Aram Andonyan’ın tadına doyum olmaz ve  aynı zaman da son derece öğretici Balkan Savaşı kitabında okuduğum tüyler ürpertici kahramanlık narası gelir.

    Balkan Savaşı öncesidir. Ve bir Türk şöyle seslenmektedir cihana:

    “Bastığım toprakların her tutamından kan fışkıracak…

    Uzattığım pençemin altında baharlar hizan, hizanlar zindan olacak…

    Taş üstünde taş bırakırsam, arkada kalan ocağım sönsün..

    Gülistanları süngümle kabristan edeceğim… Tarihe dümdüz bir harabe bırakacağım ki, üstüne, on asır bir medeniyet kuramasın…

    Dal üstünde yaprak, burç üstünde bayrak bırakırsam, iman tahtamın ortasına kara damga vurulsun…

    Nefesimden yangın, silahımdan ölüm, adımımdan uçurum saçacağım…

    Her beyaz renge bir pençe barut lekesi, her barut lekesine bir avuç kan bulayacağım…

    Merhameti yatağanımın ağzına, mefkûreyi tüfeğimin kapsülüne, medeniyeti atımın arka nalına asacağım…

    Dağların kovukları, ormanların gölgeleri, harabelerin buruşuk çehreleri ebediyete kadar ‘buralardan geçen Türk hikâyesini’ söyleyecek…”

    Evet, bu sözler bir korku filminin vampir karakterinin ağzından çıkmış  filan değil.  Dört küçük Balkan ülkesinin aralarındaki çatışmaları bir yana bırakıp bağımsızlık için Osmanlı’ya karşı seferberlik ilan ettiği duyulduğunda İttihatçı Aka Gündüz, gerçek adıyla Enis Avni Bey, 21 Ekim 1912 tarihli Tanin gazetesinde yayınlanan  makalesinde  Fatih’in anısı üzerine böyle yemin ediyordu.  

    Aka Gündüz bu sözleri söyledikten sonra toplum ve insanlık için zararlı diye tımarhaneye filan kapatılmadı, Milli Mücadele’ye katıldı, sonrasında önemli görevlere getirildi, milletvekili bile oldu. Çünkü arkadaşları ve temsil ettiği düşünce iktidara gelmişti. Aka Gündüz’ün dediklerini İttihat ve Terakki, Balkanlarda değilse bile, Anadolu’da yerine getirdi. Taş üstünde taş bırakmadı Ermenilerin yaşadığı yerlerde. Nitekim, Balkan savaşlarındaki ağır yenilginin, Ermeni soykırımını hazırlayan kolektif psikolojinin oluşumunda ne kadar önemli bir rol oynadığı sık sık söylenmez mi? Ülke tarihinin kara sayfalarından biri olarak görülür Balkan Savaşları.  Ben  ise, hiç değilse Balkan Savaşları’nda yenildiğimize sevinirim. Aka Gündüz gibilerin zaferden ne anladıklarını bildiğim için.   

    Aka Gündüz’ün bu yemininden yola çıkılarak neler neler yazılabilir, söylenebilir. Bende hep milliyetçi Türk kimliğinin ezilmişlik ile  saldırganlığı bir arada içinde barındıran çelişkili ruhunu çağrıştırıyor. Bir yandan dünya Türke düşmandır, neler neler çekmemiştir Türk düşmanlarının elinden. Bir yandan da bir Türk dünyaya bedeldir.

    Okullarda çocuklara, sokakta ve hayatın her alanında büyüklere   Osmanlı’nın Balkanlar’da yaptığı gibi, başkalarının topraklarını fethetmesi kahramanlık, o topraklarda yaşayan halkların bağımsızlık savaşı vermesi ve zafer kazanması ihanet ve felaket olarak anlatılır. Bağımsızlık savaşı Türk’e karşı veriliyorsa ihanettir, Türk başkalarına karşı bağımsızlık mücadelesi veriyorsa kahramanlıktır.

    Aynı şekilde,  Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı gibi bir emperyalist paylaşım savaşına katılmasında bir mahzur görülmez de, yenildiği zaman, yenseydi kendisinin yapacağı şeyin kendisine yapılması, yani paylaşılması, dünyanın Türklere ne kadar düşman olduğunun bir kanıtı olarak gösterilir.  

    Bunlar bir yana, asıl tüyler ürpertici olan, Aka Gündüz’ün yukarıdaki yemininde vücut bulan ruhun bugün de üzerimizde dolaşıyor olması. Bu kadar açığını artık söyleyemese bile, çok kişinin aynı ruhu içinde taşıması.   

    Evvelki gece bir televizyonda bir emekli asker Orhan Pamuk’a verip veriştirirken ondan Ohannes Pamuk diye söz ediyordu. Bu buluşunu pek beğenmiş olmalı ki, ikide bir de tekrarlıyordu. Sokaklara dökülelim diye ekranda nöbet geçiriyordu. Bir Türkün ne zaman böyle elindeki görünmez kılıcı sağa sola savurarak kükrediğini görsem ve ne zaman haksızlıklara duçar olmuş bir tonda konuştuğunu duysam, Aka Gündüz’ün yukarıdaki sözlerini hatırlarım:  “Tarihe dümdüz bir harabe bırakacağım ki, üstüne, on asır bir medeniyet kuramasın…”

  • EVET, BEN SEVR ANTLAŞMASINI TERCİH EDERDİM

    Şubat 2013, Ülkede Özgür Gündem

    Ayşe Günaysu

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu mitlerinden en esaslısı belki de Sevr Antlaşması’nın emperyalistlere tutsaklık, Lozan Anlaşması’nın “kurtuluş” olduğuna ilişkindir. En esaslısı dedim çünkü devlet herkesi buna inandırmayı başarmış durumda. Hâlâ da Sevr tabusu kırılabilmiş değil. Serdar Kaya’nın Taraf gazetesinde Temmuz-Ağustos 2012’de yayınlanan Sevr Antlaşması ile ilgili bir dizi yazısı bu nedenle çok önemli bir “ilk”i oluşturmuştu. Kaya’nın Sevr Paranoyası, Sevr’i Anlamak, Sevr Haritası,  Kötü İngilizler, İyi Türkler yazılarına  http://www.serdarkaya.com/taraf/ linkinden ulaşılabilir.

    Elbette Sevr Antlaşması büyük güçlerin emperyal amaçlarına hizmet ediyordu. Ama Osmanlı İmparatorluğu da, bir miktar tüyleri yolunmuş durumda olsa da, emperyal güçlerden biriydi ve emperyal hesaplarla savaşa girmiş, fırsattan istifade kendi yurttaşlarına karşı korkunç bir soykırım gerçekleştirmişti.  Hans-Lukas Kieser’in deyişi ile “19. yüzyılın ve başlamakta olan 20. yüzyılın başka hiçbir devleti hükümranlık alanındaki etnik haritanın hesaplı bir şekilde değiştirilmesi için bu kadar yoğun şiddet kullanmamıştı.”  

    Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp ulus devletlere bölünmesinin yanı sıra, kendi yurttaşlarına karşı işlediği suçların cezalandırılmasını da amaçlıyordu. Taner Akçam ile Ümit Kurt’un yeni kitabı Kanunların Ruhu’nda Sevr Antlaşması’nın konuyla ilgili maddelerinin bir özeti verilmiş. Antlaşma’nın 141. maddesi 1 Kasım 1914’ten itibaren zorla din değiştirmelerin iptalini, 143. madde aynı tarih itibariyle sürülmüş, kaybolmuş, hapsedilmiş insanların bulunması için devletin tüm imkanlarını seferber etmesini, 144. maddesi Türk olmayan Osmanlı vatandaşlarının yurtlarına dönerek mallarının ve işlerinin başına geçmelerini, el konulmuş mallarının kendilerine, ya da varislerine iadesini ve tazminini öngörüyordu. Sadece bunun için,  Ermeni, Rum ve Süryani’lerden sağ kalanların köylerine, bağlarına, bahçelerine geri dönmeleri, kayıplarının devlet tarafındın tazmini için bile Sevr’i tercih ederdim.

    Serdar Kaya’nın yukarıda bahsettiğim yazılarında çok yalın bir şekilde anlattığı gibi Sevr gayet adaletli hükümler de içeriyordu. Örneğin nüfusunun çoğunluğu gayrimüslim olan İzmir, Sevr Antlaşması’nda Türk egemenliğine bırakılıyor (hatta bu egemenliği simgelemek üzere kaleye Osmanlı bayrağının çekileceği belirtilmiş), ancak şehrin yönetimi Yunanistan’a veriliyor, tehcir edilen gayrimüslim İzmirlilerin şehre geri dönmelerinin sağlanması öngörülüyordu.  Kurulacak yerel bir meclis kenti yerinden yönetecek, beş yıl sonra da Yunanistan’a bağlanma kararı alabilecekti. İzmir, eli kanlı Sakallı Nurettin Paşa tarafından  “kurtarıldı”.  Kurtarılmaz olsaydı. Çünkü “kurtuluş” şehrin Rum halkının kitleler halinde katli, kadınlara toplu tecavüzler, Fransız tarihçi Edouard Driault’un tarihe kayıt düştüğü gibi İzmir limanında denizin yüzeyinin, “üzerinde yürünebilecek şekilde” cesetlerle kaplanması şeklinde oldu (Tessa Hofmann, Matthias Bjornlund, Vasileios Meschanetsidis, The Genocide of Ottoman Greeks,  Caratzas Yayınevi, 2011, s.88).  Evet, sadece İzmir felaketinin yaşanmaması için bile Sevr’i tercih ederdim.

    Sevr Antlaşması bize anlatılandan farklı olarak Anadolu’yu değil, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalıyordu.  Sevr’de Osmanlı’nın kayıpları arasında Ege adaları, Hicaz, Suzan[AG1] , Kıbrıs, Libya, Musul, Kerkük yer alıyordu. Bu bakımdan Sevr ile Lozan arasında bir fark yok, görüldüğü gibi. 

    Sevr’de, bize hiç durmadan anlatılandan farklı olarak bir Kürdistan devletinin kurulması öngörülmüyor, ama Kürtlere özerklik tanınıyor, bağımsızlık kararı yapılacak bir referandum üzerinden Kürtlerin iradesine bırakılıyordu.  Evet, bir de bunun için, Kürtlerin kaderlerini tayin hakkını garanti altına aldığı için Sevr’i tercih ederdim.   

    Sevr,  Giresun ile Van Gölü arasındaki çizginin kuzeydoğusunda kalan kısımda bir Ermeni devleti kurulmasını öngörüyordu. Böylece Osmanlı, işlediği insanlık suçları nedeniyle cezalandırılmış olacak, çıktıkları tüyler ürpertici bir ölüm yolculuğundan sağ kalan Ermeniler 3000 yıldır yaşamakta oldukları topraklara geri dönebilecekti. İşte tam bu noktada emperyalist güçler kendi çıkarlarını tercih ettiler ve Anadolulu soykırım kurbanı Hıristiyan halkların haklarını bir çırpıda feda ederek “genç Türkiye Cumhuriyeti” ile anlaştılar. Çünkü Ekim Devrimi zafere ulaşmıştı ve Türkiye yeni kurulan SSCB’ye karşı tampon görevi görecekti. Stratejik çıkarlar Lozan gibi bir soğuk savaş dönemi anlaşmasının imzalanmasını gerekli kıldı. Tabii ben bir de bu nedenle Sevr’i tercih ederdim.

    Özgür Gündem’in hiç kaçırmadığım, sık sık da bölümler paylaştığım Medya Diyalog köşesinde “aşağılık” barışlardan söz edilirken, “meşru olmayan ve zorla, silahla, kuvvetle dayatılan böyle bir barışa karşı, ilk fırsatta ‘silah’la karşı koymak her halkın hakkıdır. Örneğin ‘Sevr Barışı’na Türklerin silahla karşı koyması gibi…” denildiğini okuyunca içimden bunları söylemek geldi.


     

  • 10 YIL ÖNCE, 10 YIL SONRA XERABÊ BAVE

    18.03.2017 https://www.demokrathaber.org/10-yil-once-10-yil-sonra-xerabe-bave

    Ayşe Günaysu

    Dikkatleri çekmedi, hatırlanmadı, geriye dönülüp bakılmadı, ama on yıl önce mezarsız ölülerin köyü olarak duyduk Xerabê Bave’nin adını. On yıl sonra da yargısız infazların, toplu işkencelerin köyü. Tarihsel süreklilik bir kez daha burada karşımıza çıkıyor. Çünkü bu köy, mezarsız ölüler, sürgünler, toplu katliamlar diyarı olan Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya coğrafyasında yer alır. Ve bu topraklar kanla yoğurulmuştur. 

    Bugün Xerabê Bave (ya da Babe) 11 Şubat’ta ilan edilen abluka ve ardından yaşanan dehşetle gündemimizde. Ama bellek vicdanın ve adalet duygusunun temelidir, bu insanlar için olduğu kadar toplumlar için de aynen geçerlidir. O yüzden belleğimizi tazeleyelim ve 10 yıl öncesine gidelim. Xerabê Bave’nın adını ilk kez o zaman duymuştuk aslında. Kaçımız hatırlıyor? Olay 2007’de patlak vermişti, ama ilk ortaya çıkışı Ekim 2006’daydı. Ülkede Özgür Gündem okurları görmüştü o fotoğrafları ve orada bir toplu mezar bulunduğunu.

    Bellek tazelememiz elzem. Çünkü belleğimizi dinç tutmaz, dikkatimizi ve duyarlılığımızın keskinliğinin üstüne titremezsek, İttihat Terakki’den bu yana devlet aklının sürekliliğini, bugünün acılarının nasıl geçmişin acılarıyla iç içe geçtiğini, aralarında çok önemli bir bağ olduğu gerçeğini es geçeriz.

    Helikopterlerle indirilen askerler

    Önce Xerabê Bave’nın bugününe, Şubat 2017’de yapılanlara bakalım.  Aslında Talatê ve Cibilgirav köyleriyle birlikte abluka altına alınan üç köyden biri olan Xerabê Bave’da neler olduğunu konuyla ilgili herkes biliyor. Vali “operasyon” diyor, ama köylüler için cehennem günleriydi. Köylüler anlatıyor (kaynakların linklerini aşağıda veriyorum). Askerler helikopterlerle indirildi köye. Köy meydanında toplanan insanlar toplu işkenceden geçirildi. Evler ateşe verildi. İnsanlar dövülerek, işkence edilerek gözaltına alındı, kimilerinden bir süre haber alınamadı. Günlerce köyde elektrik, su, bırakın internet telefon bağlantısı yoktu. İnsanlar yakınlarından haber alamadılar. Kimi kaynaklara göre dört, kimi kaynaklara göre 5 kişi yargısız infaz edildi. İnfaz edilenlerin cenazelerinin başında zafer işareti yapan askerlerin fotoğrafları yine kendileri tarafından sosyal medyaya servis edildi. Ölenlerin teyit edilmiş sayısını bilmiyoruz, çünkü ne özgür basın var, ne de bağımsız inceleme, araştırma olanağı. Haber alınamayan köye girmek isteyen HDP, DBP, DTK heyetine izin verilmedi. Operasyonlar bitmişti, ama yine de ablukadan 9 gün sonra 20 Şubat’ta İnsan Hakları Derneği heyetinin köye girmesine izin verilmedi. Heyet valilikten görüşme için randevu istemesine rağmen, talep geri çevrildi. İHD heyeti ancak sağlık ve diğer nedenlerle bir şekilde köyden çıkabilmiş kişilerle yaptığı görüşmelere 24Şubat’ta yayınladığı raporda yer verdi: http://www.ihd.org.tr/mardin-ili-nusaybin-ilcesi-kurukoy-koyunde-xeraba-Bave-koyu-yasandigi-iddia-edilen-hak-ihlallerine-iliskin-inceleme-raporu/

    Yaşatılanlarla ilgili Gazete Sujin’in haberi: https://gazetesujin.com/tr/2017/02/Xerabê-Bave-hala-abluka-altinda/

    Nurcan Baysal’ın T24’te daha birkaç gün önce yayınlanan yazısı: http://t24.com.tr/yazarlar/nurcan-baysal/Xerabê-Bave-ve-talate-yikik-yanik-evler-parcalanmis-cenazeler,16707?utm_medium=social&utm_content=sharebutton

    Xerabê Bave ve Talatê köylerinde yasak kalktıktan sonra gözler önüne serilen durum: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/17854/korukoy-ve-doganlidan-abluka-sonrasi-ilk-fotograflar

    Kasım 2006: Toplu mezardan çıkan kemikler

    Şimdi geriye gidelim. Yıl 2006. Aylardan Kasım. Ülkede Özgür Gündem gazetesinde bir haber ve kafataslarının, kemiklerin görüldüğü fotoğraflar. Link veremeyişim bugünün Türkiye’nin yakın tarihine geçecek durumu nedeniyle: Özgür Gündem web adresi yasaklı. Daha birçok muhalif yayın gibi. Ama fotoğrafları İsveç Södertälje Üniversitesi’nden tarih profesörü David Gaunt ve asistanı, araştırmacı, yazar, Jan Bet-Şawoce arşivlerinden çıkarıp gönderdiler. Özgür Gündem’deki eli öpülesi arkadaşlar, yerinde çekilen fotoğrafları, el konulur, yok edilir korkusuyla onlara ulaştırmışlar. David Gaunt’ın kim olduğunu hatırlayalım: Gaunt, Asuri/Süryani soykırımı üzerine en kapsamlı çalışma olan, Türkçeye Belge yayınları tarafından “Katliamlar, Direniş, Koruyucular – Birinci Dünya Savaşında Müslüman-Hıristiyan İlişkileri” başlığıyla aktarılan “Massacres, Resistance, Protectors – Christian-Muslim Relations During the World War 1” kitabının yazarı.

    Öykümüze dönelim: Nusaybin’de bir köyde köylüler tesadüfen bir toplu mezar bulurlar, hakikatleri tarihe kayıt düşen gazete, Ülkede Özgür Gündem buradaki kemikleri fotoğraflar ve gazetede yayınlar. Görür görmez temasa geçtiğim David Gaunt verdiğim bilgilere bakarak toplu mezarda bulunan kemiklerin 1915’de katledilen Dara (bugünkü Oğuz) yerleşiminden 150 Ermeni ve 120 Süryani aile reisine ait olabileceğini belirtir ve gerekçelerini açıklar. Verdiği bilgileri özetleyen yazı-haberim 7 Kasım 2006 tarihli Ülkede Özgür Gündem’de yayınlanır. Bugün yasak nedeniyle gazetenin arşivine ulaşılamıyor, ama bu yazım Assyrian, Chaldean, Syriac Association’ın web sitesinde yayınlanmış. Gaunt’un verdiği bilgilerin ilginçliği bakımından meraklı okurlar yazıya http://old.acsatv.com/index.php?sid=2&usid=27&aID=640 adresinden ulaşabilirler.

    Yusuf Halaçoğlu sahnede

    Haber Asuri/Süryanilerin anayurtlarının dışında en örgütlü olduğu İsveç’te duyulur. Gelişmeler üzerine dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı, sonraki MHP milletvekili (TTK’nın nasıl bir başkanı olacağını düşünebilirdiniz ki?) Yusuf Halaçoğlu, konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan David Gaunt’a, mezarı birlikte açmak ve inceleme yapmak üzere açık çağrıda bulunur. Ancak gelişmeleri takip eden Ülkede Özgür Gündem’den öğreniriz ki, Akarsu Jandarma Karakolu mezarın üstünü örttürmüş, oraya erişim de, bilgi alınmasını da yasaklamıştır bile

    Davet üzerine David Gaunt, Yusuf Halaçoğlu ile yazışır ve 24 Nisan’da Mardin, Nusaybin’in “Kuru” köyünde buluşurlar. O zaman, şimdiki karayolları tabelasında yazdığı gibi “Koruköy” denmiyormuş demek ki. Ama Kürtçe adı Xerabê Bave (ya da Bave) olarak geçiyor o zamanki haberlerde de.

    Toplu mezarın bulunduğu yere Yusuf Halaçoğlu ve Türk Tarih Kurumu’ndan görevlilerle birlikte gidildiğinde David Gaunt, mezara müdahale edildiğini, Özgür Gündem’de yayınlanan fotoğraflarda görünen kafatası ve kemiklerin yerinde olmadığını, çukura sular dolduğunu, toplu mezarın bulunduğu yerin koruma altına alınmadığını görür. Bu koşullarda bilimsel inceleme için örnek alamayacağını, hiçbir anlamlı sonuç elde edilemeyeceğini söyleyerek geri döner. Yapılan inceleme ve David Gaunt’un yaptığı açıklama için bkz.: http://www.suryaniler.com/haberler.asp?id=250

    11 Şubat’ta ablukaya alınan köyle ilgili olarak yıllar sonra David Gaunt ile tekrar yazıştığımda, akıl edemediğim için beni utandıran bir şekilde, “Xerabê”nin bildiğimiz “harabe” anlamına geldiğine dikkatimi çekti. İHD’nin Xerabê Bave raporunda bir köylünün “köyde kilise yıkıntısı var” şeklinde ifadesi hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, David Gaunt, toplu mezar için oraya gittiğinde köyün o zaman aşağı yukarı 10 haneli küçük bir yerleşim olduğunu, orada cami, ya da kilise, herhangi bir dinsel yapı kalıntısı görmediğini, ancak köylüler kilise kalıntılarından bahsettiğine ve köyün adı içinde “harabe” sözü geçtiğine göre buranın eskiden daha büyük bir Asuri/Süryani köyü olması gerektiğini söyledi. İHD İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu’muza yıllardır Süryaniler konusunda fotoğraf ve bilgi sağlayarak çok büyük katkılarda bulunan, Södertälje Üniversitesinde David Gaunt’la birlikte çalışan, Sayfo yazarı, araştırmacı, Gaunt’un “Katliamlar, Direniş, Koruyucular” kitabını birlikte yazdığı Jan Bet-Şawoce ile de yazıştık. O da, Xarabe Bave’nın 10 yıl önceki toplu mezarın bulunduğu köy olduğundan emin olduğunu belirtti ve Xerabê Bave ya da Babe’nin Kürtçe “Babanın Harabesi” anlamına geldiğini ve David Gaunt’ın dediği gibi köyün, adından da anlaşıldığı üzere, eski ve daha büyük bir Asuri/Süryani köyü üzerine kurulmuş bir yerleşim olduğuna inandığını söyledi. 

    Xerabê Bave bize ne anlatıyor?

    Tek bir köy üzerinden 10 yıl arayla tanık olunan dehşet, geçmişin “geçmiş”te kalmadığını, soykırım ve inkârının bir sürekliliğinin olduğunu, yeni yeni yıkımların yolunu açtığını gösteriyor. Bu toprakların acısı hiç bitmedi. O kemikler her yerden çıkmaya devam edecek ve yaşayanlara “unutmayın,” diyecekler, “bizi unutmayın, biz sürüldük, öldürüldük, izlerimizi bile yok ettiler, yetmedi, unutulmamızı, varlığımızdan bile haberdar olunmamasını istiyorlar, ama biz buradayız, azap çeken ruhlarımız sizi görüyor, istedikleri olursa, bizi hatırlamazsanız, bizi unutursanız, azap çekilmeye devam edilecek.”

    Xerabê Bave, Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya topraklarında tek bir örnek değil. Altında toplu mezarların bulunduğu, üstünde de dehşetin egemenliğini sürdürdüğü daha nice köyler var.

    1915’te başlayıp 1923’e kadar süren Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya’nın Hıristiyan halklarının soykırımı ve bugüne kadar devam eden inkârı ile bu topraklar lanetlendi, bir daha da iflah olmadı.

    İHD’nin raporunda Xerabê Bave köylülerinden birinin 1995’te köylerinin korucu olmayı reddettiği için yerle bir edildiğini anlatıyor. 2017’de yine yıkım. Yakılan evler, öldürülen hayvanlar, köy meydanında toplu işkence. İşkence görmüş bir köylünün fotoğrafının meclise gelmesi üzerine, “O yaşlı dediğiniz teröristleri evinde misafir etmiştir,” diyen, işkenceyi hem itiraf eden, hem de yerinde gören bir bakan.

    Yani Xerabê Bave bize diyor ki, bugünün, geçmişin bir ürünü olduğu dikkatimizden kaçar. Geçmişte bizden öncekilerin, diğerlerinin yaşadığı zulmün acısını duymazsak, bugünün acısı salt güncel politik öfkeyi besler; acının nedenlerini, kaynağını, derinliğini, yani tek sözcükle meselenin tarihselliğini, dolayısıyla bugünün içinde yer aldığı bağlamı da gözden kaçırırız. Yalnızca yaşananları yerli yerine oturtmayı becerememekle kalmaz, geçmişin kurbanlarının anısına saygı duymamak gibi ahlâki bir eksiklikle de malûl oluruz. 

  • KİLİSEDE TEK BAŞINA

    Midyat’ın Zaz köyünde saldırı, tehdit ve tacizlere tek başına direnen rahibe, yetkililerden adalet, hepimizden ses çıkarmamızı bekliyor.

    Ayşe Günaysu

    (18 Ağustos 2017, Agos)

    https://www.agos.com.tr/tr/yazi/19199/kilisede-tek-basina

    Araç sarsıla sarsıla bozuk, dar köy yolunda ilerliyor.

    Temmuz sıcağında yer yer sararmış bitki örtüsü ile çevre terk edilmiş, çoraklaşmış, göz alabildiğine uzanan boş arazi görünümünde. Bozuk köy yolu umduğumuzdan uzun sürüyor, kıvrılarak ilerliyoruz. Güneş kavuruyor ortalığı. Taş evler görüyoruz coğrafya ile tam bir uyum içinde, solgun sarı. Bir mucize gibi karşımıza çıkan Sadık Aslan, halen yatmakta olduğu cezaevinde yazdığı, buraları anlatan, benim de Zaz’ın adıyla ilk kez karşılaştığım kitabına bu adı vermişti. Solgun Sarı – Tor Hikâyeleri.

    Midyat’tan yaklaşık 20 km mesafede, boşalmış, Süryanisiz kalmış, sadece zamanında koruculuk yapmış üç ailenin yaşadığı Zaz, Türkçeleştirilmiş adıyla İzbırak köyüne gidiyoruz. Hiç ara vermeyen hakaret, taciz, tehditlere rağmen kilisede tek başına yaşamakta direnen, kilisesini ve köyünü terk etmeyen Rahibe’nin fotoğrafını gördüğüm, hikâyesini dinlediğim akşam, daha birkaç hafta öncesiydi, buraya geleceğimi biliyordum.

    Uzaktan Mor Dimet kilisesi görünüyor. Tam anlattıkları gibi. Çok görkemli, kale gibi, Zaz’a yukarıdan bakıyor. Tarihi İsa’dan önceye kadar uzanıyormuş. Gerçekten de Hıristiyanlık öncesi dönemlerde kale olarak yapılmış, sonradan kiliseye dönüştürülmüş. Altında Roma döneminden dehlizler, mahzenler var.

    Aracımız kıvrılıyor, hafif yokuş yukarı tırmanıp kilisenin kapısına geliyoruz. Ağır kapı yavaşça açılıyor ve işte o. Dayrayto. Süryanice rahibe. Siyaha çalan koyu lacivertlere bürünmüş, incecik bedeni. Yaşı 60’ın üzerinde demişlerdi, ama güneş yanığı yüzünde keskin bakışlı gözleri genç bir kadınınki gibi canlı.

    Kollarımı ona doğru açar açmaz, geliyor, sarılıyor. Meral’le de uzun uzun kucaklaştığını görüyorum. Güneş tepede yakıyor. Kapıdan giriyoruz, merdivenleri çıkıp yaşadığı odanın açıldığı küçük bir balkona tırmanıyoruz. Yavru bir köpekle bir yavru kedi oynuyorlar bize aldırmadan.

    Kiliseyi geziyoruz. Sadık Aslan’ın teyze oğlu, elinde rahibenin fotoğrafını gördüğüm, ağzından hikâyesini dinlediğim, Turabdin’i karış karış gezip, ağacını, taşını, toprağını, insanını kendi kişisel tarihi gibi yaşayan Sinan, Abuna Yakup’un mezarını gösteriyor. Abuna Süryanice “Peder” demek, rahiplere ve papazlara böyle hitap ediliyor. İki yıl önce ölmüş. Mezar göremiyoruz. Sinan duvarı gösteriyor. Anlamıyoruz. Duvarın o bölümünde yüzeye desenler çizilmiş, yazılar yazılmış. O anlatıyor: “Çömelmiş halde ayakta konulur din adamlarının cenazesi duvara, beton bir odaya gömülür. Üzeri böyle taşla kapatılır.” Duvarın içinde, oturmuş, bize, kilisesine ve dünyaya bakan bir Rahip. Abuna Yakup.

    Fotoğrafını görmüştüm, uzun bembeyaz sakalı ile masallardaki ermişlere benziyor. Onu tanıyan herkes aynı şeyi söylüyor: Çok bilgiliydi, bilim adamıydı. Kilisenin dış duvarında demir bir kafes gösteriyor Sinan. Abuna Yakup, burada bulduğu yılan fosilini korumak için demir bir kafes yaptırmış. Dikkatle bakıyoruz. Fosil orada, kafesin içinde duruyor. 

    “HİÇBİR YERE GİTMİYORUM!”

    Daryayto, birlikte geldiğimiz dostlara bir şeyler anlatıyor, Kürtçe konuşuyorlar, Meral’le ben anlamıyoruz. Elinde bir beyaz karton parçası. Üzerinde araç plakaları, tarih ve saatler yazılı.

    Yine gelmişler. Kimi zaman iki, kimi zaman üç araç. Kilisesinin kapısının önüne park ediyorlar. Karanlık adamlar, kimi zaman Dayrayto’nun deyişiyle “kara gözlüklü”, takım elbiseli, kimi zaman alışılagelmiş köylü giysileriyle, kimi zaman dört-beş kişi, kimi zaman daha fazla. Ya öylece bekliyorlar, ya içinden çıkıp kilisenin çevresinde dolaşıyorlar, kapıyı yumrukluyor, tekbir getirerek Dayrayto’ya küfrediyorlar, oradan def olup gitmesini söylüyorlar. Çıkarken baktığımızda gerçekten de kilise kapısının etrafında sayılamayacak kadar çok sigara izmaritini fark ediyoruz. Korku filmlerindeki gibi.

    Gece karanlık. Uzaktan köpek sesleri. Kiliseden epey mesafede alçak damlı üç evin pencerelerinde solgun sarı ışık ve gökyüzünde yıldızlardan başka kimse yok. Dayrayto devasa kilisenin taş duvarları arasında tek başına. Geldiler yine. Kapıdalar.

    “Allah-u Ekber! Allah-u Ekber! Ulan gâvurun kızı, ulan Allah’ını …ğim, kafanı koparmaya geldik, çık oradan!” Dayrayto oturduğu yerden kalkıyor, telefona uzanıyor. Sonra vazgeçiyor. Silahlı olduklarını biliyor. Karakoldan yola çıksalar, bunlar ateş açsa, askerlere bir şey olsa… Sabah aramaya karar veriyor.  Sabah aradığında da “Neden gece aramadın?” diyorlar. 

    Geçen gün gündüz gelmişler, uzun uzun kilisenin çevresinde beklemişler, dolaşmışlar, sonra kapıyı yumruklamışlar. “Burada ne işin var, burayı gasp ettin, buralar bizim, defol git!” Küfürler eşliğinde bağırıyorlar. “Siz Müslümansınız, ben Hıristiyanım, rahibeyim, burası benim köyüm, benim kilisem, hiçbir yere gitmeyeceğim” diye seslenmiş içerden Dayrayto.

    Yıllardır böyle devam ediyor. Bu bağırmalar, çağırmalar, kapı yumruklamalar, Abuna Yakup ve beraberindekilerin yolunu kesip hırpalamalar sırasında köyün üç haneli halkı bir kez bile “Ne oluyor orada? Rahibe hanım bir şeye ihtiyacın var mı?” dememiş.

    Defalarca karakola şikâyet etmiş, savcılığa gidip ifade vermiş, peşini bırakmamış, “buradan Ankara’ya kadar şikayetçiyim” demiş. Biri kadın, iki savcı ifadesini almışlar. “Sana koruma verilmesi ve kamera takılması lazım” demişler. Koruma filan verilmemiş, saldırganlarla ilgili de bir sonuç alınmamış; çünkü Dayrayto eşkâl verememiş.

    Ağaç altı gölgelik. Çaylarımızı içiyoruz. Dayrayto, gözlerinden ateşler saçarak, heyecanla, elini kolunu sallayarak, zaman zaman taklitler yaparak anlatıyor. Abuna Yakup’tan “rahmetli” diye bahsediyor. Kürtçe de “rahmetli” dendiği için ne zaman rahipten bahsettiğini anlayabiliyoruz. Aşiretin ileri gelenlerinin dövmek için Abuna Yakup’un üzerine yürüdüklerini, hasta yatarken, uzun, beyaz sakalını çektiklerini anlatırken dudakları titriyor.

    Çok sigara içiyor. Giderken “ona ne alalım?” diye sorduğumuzda, “O yemek yemez, bir şey yemez, kahve ve sigara içer sadece” diyorlar. Korunmak için aldığı, büyüttüğü üç köpeğinden ikisini kurşunla vurulmuş halde, kanlar içinde bulmuş. Üçüncüsü de kayıp. Yine şikayet ediyor. Karakoldan, “hangi tip silahla vurulmuş?” diye soruyorlar, “Ben ne bileyim, keleş midir, başka tüfek midir, nedir, ben anlar mıyım?” diye cevap veriyor. “Git boş kovanları topla bize getir” diyorlar. Cevap veriyor: “Bu benim görevim midir? Bu sizin görevinizdir.”

    “BURANIN ALLAH’I BİZİZ”

    1990’lı yılları diğer bütün Süryani köyleri gibi Zaz da çok ağır yaşıyor. Korucular, alabildiğine özgür ve hesap sorulmayacağından emin bir şekilde güvenle köyde terör estiriyorlar. Açık açık ilan ediyorlar: “Buranın Allah’ı da biziz, devleti de biziz, hakimi, savcısı da biziz.” Süryaniler topraklarını süremez oluyor, işçi çalıştıramaz hale geliyorlar. Aralıksız fiziki saldırı, yaralama, gasp, taciz, adam kaçırma, mala mülke el koyma hayatı yaşanmaz kılınca, 1915’te Seyfo’dan önce 1500 ile 2000 arasında olduğu tahmin edilen, 1990’larda 150’ye düşen Zaz’ın Süryani nüfusu göçe başlıyor ve son aile de 1993’te köyünü terk ediyor. Önce Midyat’a yerleşmişler, bir gün köylerine dönme umuduyla. Köye dönüşün yolunu tamamen kapatmak isteyenler, onları Midyat’ta da rahat bırakmamış ve istenilen olmuş, Zazlılar Türkiye’yi terk etmiş. Kimisi İsveç’e, kimisi Almanya’ya, kimisi başka yerlere.

    Köy, korucular tarafından zorla boşaltıldığı halde, “boşaltılmamış köy” sayılmış. Sonuçta Zazlı Süryaniler 5233 sayılı “Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun”dan yararlanamıyor, muazzam kayıpları için devletten tazminat alamıyorlar. Çünkü, köyde bir korucu aile bırakılmış ve Zazlı olmayan, komşu Ortaca köyününden biri seçimle değil, tayinle Zaz’a muhtar yapılmış. Böylece Zaz, boşaltılan köyler hanesine yazılmamış.

    Hamburg’ta yaşayan, Zaz Köyü Kalkındırma Derneği Başkanı Zazlı İsa Acan anlatıyor: “Zulüm, hukuksuzluk, Seyfo’dan bu yana devam ediyor. Bunlara göz yumuluyor. Öyle olmasaydı, onlarca yıldır tapulu arazilerimiz üzerindeki tonlarca fıstık, tonlarca badem, tonlarca üzüm, tonlarca sumak yasadışı bir şekilde, bunlar üzerinde hiçbir hakkı olmayan insanlar tarafından toplatılmazdı. Ormanlarımızda ve tapulu arazilerimizde meşe ağaçlarımız, badem ağaçlarımız kesilip yok edilmezdi. Yüzlerce dönümlük bağlarımız yakıldı – tabii üzümler toplandıktan sonra!”

    İsa Acan köyüyle bağını koparmamış; Hamburg’da yaşıyor ama yazları köyüne gelir, civar köylerden işçi çalıştırarak tapulu tarlalarını sürer, ürünlerini alırmış. Ancak bunu da yaklaşık son iki yıldır yapamıyor. Nedeni açık: İşçiler tehdit ediliyor, “Bir daha Zaz’a gidip onlar için çalışırsanız kendinizi yok bilin” deniyor. Artık tarlaları tehdit edenler ve yakınları sürüyor tapulu tarlaları, ürünleri topluyor, gelirlerini gasp ediyor. Süryanilerin evlerine yerleşiyorlar, üstelik “burası benim” diye esas sahiplere dava açıyorlar.

    Hangi Süryani ailenin hangi tarlasını, parsel numarası ile birlikte, hangi ailenin yasadışı bir şekilde sürdüğü ve gelirine el koyduğuna ilişkin bilgi ve kayıtlar İsa Bey tarafından defalarca Türkiye’nin Hamburg Konsolosluğu’na, Mardin Valiliği ve Midyat kaymakamlığına bildirilmiş, davalar açılmış. Ancak süregelen baskı, tehdit, fiziksel şiddet devam ediyor, başvurularından bir sonuç alamıyor. Sumak, badem, üzüm yetişen binlerce dönümlük arazinin ürünlerini zor kullanarak topluyorlar, İsa Bey’in konsolosluk üzerinden noter onaylı şikâyetlerine rağmen buğday ve arpa tarlalarını yasaları hiçe sayarak sürüyorlar, ekinlere el koyuyorlar.

    İsa Bey’in açtığı sayısız davaya bakan avukatla uzun uzun görüştük. “Tanık bulamadığımız için davalardan sonuç alamıyoruz, korkuyorlar, gerçeği söylemeyi göze alamıyorlar. Tanığımız yok!” diyor. İsa Bey’le hasta ve yaşlı Abuna Yakup’un yolunu kesip darp edilmelerinin tanığı olmadığı gibi. Avukat, İsa Bey’in toprağında işçilik yapmaması ve işçi sağlamaması için tehdit edilenlerden biriyle bizzat görüşüyor, adam tehdidi doğruluyor, ama “çocuklarım, torunlarım var, bunu mahkemede söyleyemem” diyor.

    “İNSANLAR ÖLDÜRÜLDÜ, TAŞLAR KONUŞMALI”

    İHD İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon’dan Meral Çıldır ile birlikte 7-12 Temmuz 2017 tarihleri arasında Zaz’ın yanı sıra Turabdin’inin başka köylerine de gittik. Dayro Daşlibo (Çatalçam), Der Kube (Karagöl), Hah (Anıtlı), Bsorino (Haberli), Sare (Sarıköy), Kafro (Elbeğendi) köylerinde papazlarla, muhtarlarla, öğretmenlerle, köy halkından insanlarla konuştuk, notlar aldık. Her yerde Seyfo’nun izlerini gördük. Terkedilmiş, yarı yıkık, definecilerin delik deşik ettiği kiliselerde, manastırlarda, harabe halinde evlerde ve insanlarda, onların anlattığı ninelerin, dedelerin hikâyelerinde. 1915’te kiliselerde, kale içlerinde ve ev ev süren direnişin izleri, Seyfo’nun izlerine karışmıştı. İzler taşlarda yaşıyordu. Yanınızda o taşların hikâyesini anlatan biri yoksa, olanı biteni kitaptan okuyabilirdiniz yalnızca, taşlarla konuşamazdınız. Köylerden birinde, karşısındakine katıksız bir entelektüelle sohbet hazzını yaşatan Süryani muhtarın sözleri hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor: “Taşların konuşması lazım, bütün bunları anlatmak için, çünkü insanlar yok, insanlar öldürüldü”.

    Turabdin’de Süryani köylerinin tarihinde ortak noktalar Seyfo’nun tüyler ürpertici katliamları (Süryaniler tehcire çıkarılmamış, oracıkta katledilmişler), ardından hiç ara vermeyen baskı ve zulüm, 1990’larda köy boşaltmalar, 2002 yılından itibaren Avrupa ülkelerinden birer ikişer köye dönüşler ve sonrasında varlığını sürdürebilmek için verilen, hiç bitmeyen mücadele.  

    Seyfo hiç bitmemişti. 1920’ler, 30’lar, 40’lar, 50’lerden taa bugüne kadar. O kadar ki, izleyen dönemler için, “Seyfo’da öldürüldüğünden daha çok Süryani sonrasında öldürüldü,” diyorlardı. “Her yerde, yolda, tarlada çalışırken, hayvanını güderken, ekinini toplarken öldürüldü Süryaniler. 20 kişiden 19’u öldürüldü bu topraklarda, vurun gitsin, malı bize kalsın zihniyetiyle.” Yalnızca cinayet değil, bitmeyen kız kaçırmalar, yol kesip ağır bir şekilde dövmeler, yaralamalar, tarlaya, eve, ormana, meralara el koymalar, tehdit, hakaret, şantaj.

    “Kendi ormanı var, gelir bizim ormandan ağaç keser, yoksulsan söyle, yardım edelim, yeter ki çalma deriz, yine bizim ağacı keser, ne de olsa gâvurun malı helaldir.” Tapu kadastrodan keşfe gelirler, yanlarında karşı tarafın silahlı adamları. Süryaniler “buralar bizim” der. Karşı taraf diklenirler: “Demeyin öyle demeyin. Bunların hepsi Allah’ın.”

    “YAŞAMAMIZA İZİN VERİYORLAR”

    Dört güne sıkıştırdığımız köy ziyaretleri ve görüşmelerde anlatılanları sindirmek, bilgi haline dönüştürmek, soykırım çerçevesine, yani bağlamına oturtmak kolay olmuyor. Kitapların yazmadığı şeyleri duyuyor kulaklarımız: Sahte tapularla köy arazisinden topraklara sahip olmalar, arazileri üzerlerine geçirmek için dava açmalar, dava kaybedilince aynı yer için başka adlarla dava açmalar, hiçbirini kazanamayınca Hazine’ye ya da Orman Müdürlüğü’ne başvurup, bu kurumların Süryanilere dava açmasını sağlamalar… Çünkü Hazine’ye ve Orman Müdürlüğü’ne geçen arazileri sonradan üzerlerine almayı ummakta; ya da görüştüklerimizin deyişiyle, “ben yiyemedim, onlar da yemesin” demektedirler. Bir devlet hastanesinde konuştukları doktor, onları dinleyince durumu özetlemiş: “Yaşamanıza izin veriyorlar.” Gülerek bize bakıyor bunu anlatan ve noktayı koyuyor: “Nasılsınız diye sorarsanız, nasıl olalım, yaşamamıza izin veriyorlar diye cevap veririz.” Bu cümleyi duyduğumda bir an için zaman duruyor. Sindirmeye çalışıyorum duyduğumu. Bir düşünce dolaşıyor bütün vücudumu: Dört kuşak, beş kuşak soykırım kurtulanı, sürekli soykırım kurtulanı olarak kalıyor, bunun dışında, bundan tamamen bağımsız bir hayatı olamıyor. 

    SİT ALANLARINA, KİLİSEYE BİTİŞİK KAÇAK İNŞAATLAR

    Midyat’a bağlı Arnas (Bağlarbaşı) köyü sınırlarındaki, paha biçilmez bir tarihsel miras, arkeolojik bir hazine olan Deyr Hadad, diğer adıyla Mor Aho manastırı yer yer harabe halinde, ancak kilise iyi durumda. Öte yandan hem kalıntılar, hem de kilise defineciler tarafından oyulmuş, kazılmış, görmeye can dayanmıyor. Toprağın altında ise, yer yer yüzeyde izleri gözlenebilen Hıristiyanlık öncesi, Pagan dönemlerden kalma yapı kalıntıları var. Yani o kadar değerli bir dünya mirası.

    Böylesi değerli bir yerde, insanın yüzüne tokat gibi çarpan, manastır alanına yaklaştıkça karşılaştığımız manzaraydı. Burası tam anlamıyla bir dağ başı. Uçsuz bucaksız boş bir arazi uzanıyor dört bir yanda. Yerleşim yeri yok. Ama SİT alanı olan bu arazinin içinde gri, karanlık beton bir yapı yükseliyor. Ne eve benziyor, ne de bir kamusal yapıya. Bir anlam veremediğiniz geniş duvarlar ve ilgisiz yerlere açılmış pencereler. Dahası, evin çevresinden başlayıp tüm araziyi çevreleyen, uzayıp giden tel örgülerle tahkim edilmiş bir duvar. Yani, Deyr Hadad Manastır ve Kilisesi ile çevresindeki arkeolojik SİT alanı bu evin arazisinin sınırları içinde kalmış oluyor. Birisi kalkmış, SİT alanını evinin sınırları içine dahil etmiş! İnanılır gibi değil. Kötülüğün resmine bakmış gibi hissediyorsunuz kendinizi.

    Anlatıyor dostlarımız: Süryanilerin arazilerine el koymanın bir yolu da, SİT alanlarına tecavüz, buralara cami yapma girişimleri, ev inşa etmeler, kilise duvarına bitişik sağlık ocağı kondurmalar. Bu şekilde Süryani köylerinin arazileri, kutsal mekânlara ait topraklara üzerinde hak iddia etmek kolaylaşıyor, giderek buralar Müslüman komşuların eline geçiyor. İşte Deyr Hadad manastırı alanının içine yapılmış bu hayalet bina ve çevresine özenle çekilmiş duvar bu girişimlerden biri.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu 2014 yılında burasını 1. dereceden Arkeolojik Sit Alanı olarak tescil etmiş. Şikâyetler üzerine durum yerinde inceleme yapıyor ve binanın izinsiz ve kaçak yapıldığı tespit ediyor. Ancak Kurul, yapının keşif öncesinde başlamış olması nedeniyle kendilerinin bir işlem yapamayacağını, gerekli adımın belediye tarafından atılması gerektiğini bildiriyor. Bunun üzerine 2014’ten bu yana Mardin Büyükşehir Belediyesi ile Midyat Belediyesi’ne defalarca yazı yazılıyor. Ancak Mardin Büyükşehir Belediyesi, konunun Midyat Belediyesini ilgilendirdiğini, Midyat Belediyesi de tam tersini ileri sürdüğünden o kaçak yapı ve duvarlar yıkılamıyor, gözlerimizin önünde Süryani varlığına meydan okumaya devam ediyor. Süryani dostlar bu ve benzeri vakalarda Kürt siyasi ve sivil kurumlarından beklentilerinin karşılanmadığını anlatıyorlar.

    Oysa Turabdin’in çeşitli köylerinde, farklı yerlerde sanki söz birliği edilmişçesine Süryani arazilerine tecavüz amaçlı bu şekilde kaçak yapı yapma sürecinde BDP’li belediyelere çok iş düşüyor doğal olarak. Süryani dostlarımız ise bu ve benzer vakalarda karşı tarafı geriletecek bir irade gösterilmediğini düşünüyorlar. Çatışmalı dönemde de Süryanilerin gördükleri maddi-manevi zararlar karşısında yeterli duyarlılık sergilenmediğine ilişkin örnekler veriyorlar.

    1990’lı yılların tüm şiddetini, çok ağır bir şekilde yaşamış ve boşaltılmış Süryani köylerinden birinde ise Tapu ve Kadastro’nun tespiti sırasında yaşananları dinledik. Komşu iki aşiretten biri için HDP’li, diğeri için de “devletten yana” diyorlar. İki aşiret arasında kökleri eskilere uzanan kan davası olduğunu, ancak tapu kadastro gelince bu iki aşiretin aralarında anlaşıp, bin yıllık Süryani arazilerine kendilerini ortak yazdırmayı başardıklarını anlatıyorlar. HDP’ye başvurulmuş, hatta komisyonlar kurulmuşş, ancak bir sonuç alınamamış. Başka bir köyde de, daha önce anlatıldığı gibi, sonradan ele geçirmek amacıyla Süryanilerin arazilerinin Hazine’ye devri için AKP’li belediye başkanı ile HDP’li Belde Başkanı’nın anlaştıkları, birlikte Süryani köyüne dava açtıklarının dinliyoruz. Benzer öyküleri dinlediğimiz kişiler anlatırken, bu türden işbirlikleri için “ideolojik değil, çıkar ortaklığı” diyorlar. Tarih onlara öğretmiş, ortada paylaşılacak bir mal varsa, Hıristiyanlar karşısında birleşilmesi sık rastlanan bir durum.

    TURABDİN’E VEDA

    Ardımızda, ince dal gibi bedeni, elinde sigarası, masasının üzerinde kahve fincanıyla Dayrayto’yu, çok şey yaşamışlıkları, hayatın sırrına ermiş bakışları, dizginlenmiş öfkeleri ile Süryani dostlarımızı, ağır başlı, zamana meydan okuyan solgun sarı taştan evleri ve anıtsal kiliseleriyle Turabdin’i arkamızda bırakarak yola çıktığımızda uzun süre aramızda hiçbir şey konuşamadık Meral’le.

    Kulaklarımda Dayrayto’nun sesi: “Ben yakındaki Hah köylüyüm. Annemin ismi Nebite. Babam İsa. 1981’de babam öldü. Bizi köyden çıkartıp dünyaya saldılar. Sonra biz İsveç’e göç ettik. 5 kardeş ve annemle birlikte. Orada beş yıl kaldım. Avrupa’daki hayatı beğenmedim. Tekrar topraklarıma döneceğim dedim. Dönmeye ve rahibe olmaya karar verdim. Hayatımı kiliselere adadım. Buraya Zazlı Rahip Yakup ile birlikte 2001’de döndüm. Hiç Süryani kalmamıştı. Geldiğimizde Zeytin ve İncir ağaçlarının altını tuvalet olarak kullanıyorlardı. Azizlerin mezarına kanalizasyon suyu akıyordu. Şapel’in içine de tuvalet sularını dökmüşler. İnziva odası atık sularla doluydu. Geldiğimiz günden bugüne küfür, hakaret hiç bitmedi.”

    İsa Acan, Mardin Valiliği’ne, Midyat Kaymakamlığı’na sayısız dilekçe gönderip, hem kendisinin ve diğer Zazlıların uğradığı haksızlıkları, hem de Dayrayto’ya yapılanları ayrıntıyla anlatmış. Valilik de, kaymakamlık da her şeyden haberdar. Zaz’dan sorumlu karakoldaki yetkililerle defalarca görüşmüş. Dayrayto her defasında karakolu arayarak durumu anlatmış. Oradan da savcılığa bildirilmiş. Yani güvenlikten sorumlu karakol da her şeyi biliyor. Dayrayto’nun güvenliğinden işte bu sivil ve askeri yetkililer sorumlu. Dayrayto da, onun için endişe duyan, anlatıklarını dinleyen ve kendini ondan sorumlu hisseden bir avuç insan da yetkililerin sorumluluklarını yerine getirmesini bekliyor.

    Dayrayto, Dayrayto… Yalnız değilsin, korkma diyeceğim, ama bu doğru değil, düpedüz yalnız, yapayalnızsın. O görkemli, anıtsal kilisende tek başına, korkunla baş başasın. İman ettiğin Tanrı’ndan vücuduna sağlık, eline koluna güç, yüreğine esenlik ve umut diliyorum.

    Bizlere gelince, hakkını, hukukunu, arayacağız; adalet arayışımızın peşini bırakmayacak, elimizden geleni ardımıza koymayacağız. 

  • Duvardaki Kan ya da Ar Damarın Çatlaması

    Agos, 14.12.2013

    AYŞE GÜNAYSU

    “Çocukluğumun kâbusuydu” diyor bir genç Ermeni arkadaşım. “Annemler dizi başlayınca hemen televizyonu kapatır, bizi de yatmaya gönderirlerdi. Ama ‘duvardaki kan’ fotoğrafı beynime kazınmıştı. Bilirdim onun ‘bizim’le ilgili bir şey olduğunu.” Arkadaşımın bahsettiği, TRT’de 1986’da yayınlanmaya başlayan Duvardaki Kan adlı TV dizisi.

    Yetmedi, şimdi yeni yeni Ermeni çocuklarının kâbusu olsun diye 2005 yılında diziden yapılan TV filmini tekrar yayına soktular. Ar damarı böyle çatlar. Milli menfaatler uğruna çocuklara kâbus yaşatmakta beis görmezsen çatlar. Çocukları, nefretin boy hedefi yaparsan çatlar.

    Anneler televizyonu kapattırıyorlardı. Çünkü dizi, parodilere konu olmuş, üzerine fıkralar üretilmiş, repliklerinden komik videolar türetilmiş “Türk filmi” prototipinin tüm ilkelliklerini sergileyen, ama bunların hepsini, seyircileri Ermenilerden nefret ettirmek için kullanan bir yapım.

    Dizinin ve ondan üretilen TV filminin konusu, Talat Paşa’nın Soğomon Tehlirian tarafından öldürülmesi ve ardından Tehlirian’ın mahkeme süreci. Talat Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üç liderinden biri. Ama onun ayrı bir önemi var, çünkü o, çıkarılan “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında kanun-u muvakkat” yani Ermenilerin zorla tehcir yollarına çıkarılmasını öngören kanunun, Osmanlı Ermeni toplumunu, izlerini bile yok etmecesine ortadan kaldıracak şekilde uygulanmasını organize eden kişi. Ardından vilayetlere telgraflar çekerek, tehcir sonucu rakamları talep edip, kaç Ermeni’nin sözcüğün tam anlamıyla “yok” edildiğinin hesabını dikkatle tutan insan. Soğomon Tehlirian da, ailesi Erzincan’da gözü önünde katledilen bir Ermeni genci. Tehlirian, 15 Mart 1921’de Berlin’de Talat Paşa’yı vurarak öldürür. Duvardaki Kan adlı yapım bu olayın geri planını, ardındaki “yabancı emelleri”, mahkemede “dönen dolapları” anlatma iddiasında. Dizinin ve filmin künyesine internetten kolayca ulaşılabilir.

    İnternette dizinin bölümlerini de kolayca buluyorsunuz. Rastgele birkaçına baktım. Sinema dili, yönetmenlik, oyunculuk, senaryo, her bakımdan kalitesizliğin diplerinde sürünen yapımda, her sahne, her söz, her bakış, her yüz ifadesi, sadece ve sadece Ermenilere küfür etme amacına hizmet etmek üzere kullanılmış. Tehlirian’ı oynayan oyuncuya (Eray Özbal), yönetmen “olmadı, daha kötü bak” demekten bir hal olmuş belli ki. Genç oyuncunun yüzünü kötülüğün bin bir şekline sokmaktan yorgun düştüğünden eminim. Hepsi birbirinden kötü suratlı çakma Ermeniler, dakikalarca masum Türk sivilleri nasıl öldürdüklerini ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Ermeni anneler, çocuklarını korumak için televizyonlarını kapatmasın da, ne yapsın?

    Komitacılar, katiller, yani Ermeniler…

    Dizide tanınmış Ermeni şahsiyetler, yazar, siyasetçi, aydın kişiler, kana susamış katiller olarak gösteriliyor. Bunlardan biri, Balkan Tarihi (Aras Yayıncılık, 2002) kitabının, o mikro tarih öğeleriyle zenginleştirilmiş, insan hikâyeleriyle ete kemiğe bürünmüş, gün be gün savaşın içinden yazılmış, o benzersiz kaynağın yazarı, 24 Nisan 1915 tutuklamalarında büyük müzik adamı Gomidas’ın koğuş arkadaşı, tutuklamaların ilk saatlerinden itibaren notlarını tutarak bugün bize kadar ulaştıran (Exile, Trauma and Death, Gomidas Institute, 2010), hiçbir Ermeni siyasi partisine üye olmayan Aram Andonyan (Tabii Andonyan, Türk tarihyazımında, ne Balkan Savaşı kitabı, ne bahsettiğim 24 Nisan ve ertesine ait kitabıyla değil de,  Naim Bey’in Anıları kitabı ve kitapta geçip de, sahte olduğunda ısrar edilen ünlü Talat Paşa telgraflarıyla tanınır.) Filmde ise Boğos Nubar Paşa, Aram Andonyan’ı İngiliz ajanı Ryan’a, “komite lideri” yani “komitacı” olarak tanıştırıyor.

    Namludaki kurşun: Türkler

    Duvardaki Kan dizisinde katil olarak gösterilen döneminin ünlü Ermeni şahsiyetlerine devam edelim. Bunlardan bir başkası da, Osmanlı’da Ermeni Ulusal Meclisi Reisi, Ermeni Hayırseverler Cemiyeti’nin kurucularından, sol cenahta en tanınmış bileşenleri Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun) ve Hınçakyan Partisi olan 1915 öncesinin çok renkli-çok sesli Ermeni siyasi hareketi içinde liberal kanattan Boğos Nubar Paşa. Senarist, Ermenilerin ne kanlı katiller olduğunu, Boğos Nubar Paşa’ya bir güzel söyletiyor: “Komiteler kurduk, isyanlar çıkardık, katliamlara yaptık, gönüllü alaylar kurup Osmanlının bütün düşmanlarıyla işbirliği yaptık.” Paşa, buna rağmen Sevr Antlaşması’nın uygulamaya konulamamasından hayıflanıyor. Eli kanlı Ermenilerin başı olarak sunulan aynı Boğos Nubar Paşa’ya, bu entelektüel, kültür ve siyaset adamına, senaristimiz bir de Türkleri övdürüyor ama bunu yaparken bile seri katil ağzıyla konuşturuyor:  “Çıktı Anadolu’dan bir Kemal, emellerimize tam ulaşırken, bizi durdurmaya neredeyse muktedir olacak! Bu Kemal tehlikeli adam! Çanakkale’de müttefik kuvvetlerini mıhladı.” Senaristin Boğos Nubar Paşa’nın kullandırttığı metaforlar Turgut Özakman’ın “Çılgın Türkler”ine taş çıkartıyor: “Türkleri tanırım. Türkler namludaki kurşuna benzer, hele bir patlamaya görsün, önüne çıkanı devirir.”

    İnşaat mühendisi, daha sonra rahip ve önce Londra, sonra Marsilya Episkoposu olan, 24 Nisan 1915’te İstanbul’da tutuklananlar arasında olup da, çok az kurtulandan biri olan ve gördüklerini, yaşadıklarını 600 sayfalık devasa The Armenian Golgotha kitabında anlatan Krikoris Balakyan, Tehlirian’ın mahkemesinde “yalancı tanık” olmuş!

    İmana gelen Alman savcı: Fikret Hakan

    Dizi bölümlerini rastgele indirip gezindiğimde, her defasında büyük yalanlara rastladım. Mesela mahkeme sahneleri. Dizide savcı (Fikret Hakan oynuyor ve bütün artistliğini, adaletten yana tavır alan vicdan sahibi adamı oynamak için döktürmüş, dudaklar bir başka kıvrılıyor, gözler bir başka kısılıyor, vıcık vıcık bir teatrallik) sonunda Türk tezlerinin doğru olduğunu anlar. Ve Alman yargı usullerine uymasa da, mahkeme heyetinden izin alarak, yardımcısını tanık olarak dinlenmesini ister. Mahkeme heyeti, tereddüt eder ama “kurallara uymak şartıyla” talebi kabul eder. Savcı, yardımcısını Türkiye’ye göndermiş, araştırma yaptırmıştır. Tanığı dinlemeye başlarız. Davayla hiç ilgili olmadığı halde savcının tanık olarak dinlettiği yardımcısı, uzun uzun Ermenilerin, Osmanlı’da 6 Ermeni vilayeti olarak geçen vilayetlerin hiçbirinde nüfusun çoğunluğunu oluşturmadığını anlatır. Ardından bildiğimiz Türk tezlerini tekrarlar.

    Soğomon Tehlirian’ın duruşma tutanaklarından da biliyoruz ki, savcı hiçbir şekilde böyle beklenmedik bir tanık çağırmıyor. Üstelik savcı sonradan “doğruyu bulmuş” filan da değil. Baştan beri aynı tezi savunuyor:  Sanık Soğomon Tehlirian, önceden tasarlayarak, kasten Talat Paşa’yı öldürmüştür. Alman kanunlarında, bu suçun tarifi açık ve seçik yapılmış ve cezası da (ölüm cezası) belirtilmiştir. Evet, Ermeniler büyük bir mezalime uğramışlardır ama bu, sanığın tasarlayarak, kasıtlı olarak bir insanı öldürdüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz.

    Savcı, “Hiç şüphe yok ki, korkunç şeyler oldu, Ermeniler dehşet verici muamelelere uğradılar. Hiç şüphe yok ki, sanığın ailesi, ruhunda derin izler bırakacak canavarca bir akıbete uğradı, bütün akrabaları öldürüldü ve o bütün bunlara gözleriyle tanık oldu” dese de, defalarca mahkemenin bütün bunlara rağmen hukukun ve kanunların gerektirdiği objektifliği elden bırakamayacağını tekrar eder. Yani dizide anlatıldığı gibi, süreç içinde Türklerin ne kadar haklı olduğunu anladığı için değil, Alman Ceza Kanunu’nun ilgili maddesine sadık kalınması gerektiğine inandığı için, sanığın suçlu olduğunu ileri sürmektedir. Hatta konuşmaları arasında dizinin senaristlerinin hiç de hoşuna gitmeyecek şeyler söyler bu coğrafya hakkında:

    “Böylece, savunma ve askeri amaçlarla Konstantinopolis hükümeti Ermenileri tehcir etmeyi bir mecburiyet olarak görmüştür. Tehcirin hangi koşullar altında gerçekleştiğine gelince, değerli mahkeme heyeti, burada bir hususu göz önünde bulundurmamız gerekir: Küçük Asya, uygar insanların yaşadığı yerlere özgü şartların bulunduğu bir yer değildir. (…)  Küçük Asya’da gelenek her zaman vahşidir ve kan dökücüdür. Uzman tanıkların da belirttiği gibi, 1915’te zaten bir ‘Kutsal Savaş’ (Cihat) ilan edilmiştir. Farklı milliyetlerden ve dinlerden insanlar Ermenilerin bir yerden bir yere tehcir edildiğini görünce, bunu gayet tabii bir şekilde saldırıya davet olarak görmüşlerdir. Bu şekilde içlerindeki en hayvani içgüdüler açığa çıkmış, yağma ve katliamlar meydana gelmiştir.”  

    Belki de tarihin en uzun süreli yalanı

    Dizideki yalanların en geniş kapsamlısı da, ta 1915’te Osmanlı’nın New York Konsolosu Celal Münif Bey’in 15 Ekim 1915 tarihli The New York Times gazetesinde yayınlanan yazısından bu güne kadar değişmeyen, “Osmanlı’yı arkadan vuran Ermenilerin savaş bölgelerinden Osmanlı topraklarının güvenli bölgelerine nakledildiği” yalanı. Celal Münif Bey, bu beyanatı verdiğinde, ne savaşın, ne Rusların, ne Ermeni “komitacı”ların olduğu, mesela, bir çırpıda ilk akla geliveren kentlerden Edirne, Adapazarı, Eskişehir, Ankara, Kayseri’de tehcir çoktan başlamıştı bile. Bugün televizyon kanallarındaki tartışmalarda anlı şanlı, koca koca profesörlerden hâlâ 1915’te New York’taki Osmanlı Konsolosu’nun anlattığı “savaş bölgesinden güvenli bölgelere nakil” öyküsünü dinleriz.

    Evet, alışığız ama dizide, her kareden, her yakın plan göz, kaş çekiminden taşan nefret ve düşmanlıkla birleşince işte o zaman annelere, çocuklarını televizyon başından kaçırmaktan başka çare kalmıyor.

    Ve bu film ve benzerleri döşüyor cinayetlerin, tehditlerin, hakaretlerin ve gelecekteki suçların yollarını. 

  • BİLMEMEK AYIP DEĞİL – 1

    Ayşe Günaysu

    Eylül 2017 Demokrat Haber

    Bir Yüksek Mahkeme karar gerekçesinden:

    “[Devletimiz yurttaşlarını korumak ve bölgenin güvenliğini sağlamak için elinden gelen her şeyi yapıyor.(…) Alınan önlemler sınırlıdır. Bu alandaki kısıtlamalar öncelikle önlemlerin askeri-operasyonel nitelikte olmasından kaynaklanıyor. [Devletimiz] özgürlüğü hedefleyen bir demokrasidir. (…) Etkili olan her önlem yasaya uygun değildir. [Devletimizin] içinde bulunduğu koşullar zordur. Yargıçlar olarak bizim konumumuz da zordur. İnsan hakları ile bölgenin güvenliği arasındaki dengeyi doğru bir şekilde kurmak için elimizden geleni yapmaktayız. Bu durumda insan hakları, sanki terör yokmuş gibi tam bir koruma altına alınamadığı gibi, devletin güvenliğini korurken de insan hakları yokmuş gibi davranamayız. Burada nazik ve hassas bir dengenin kurulması gerekiyor. Bu, demokrasi için ödenen bedeldir. Bedel yüksektir, ama buna değer.”

    Bu gerekçeye dayanarak sivil Yüksek Mahkeme, kendisine yapılan başvuruyu kabul eder ve askeri yetkililerin başvurucuyu zorunlu ikamet, yani sürgüne gönderme uygulamasını iptal eder. Başvurucu terörizmden suçlu bulunan bir kişinin erkek kardeşidir. “Çünkü” der Yüksek Mahkeme, “her ne kadar başvurucunun, erkek kardeşinin terörist faaliyetleri içinde olduğu kanıtlanmış olsa da, [söz konusu kişinin kardeşinin faaliyetleriyle] bağlantısı ona bir otomobil, temiz giysiler ve evinde yiyecek vermesiyle sınırlı kalmış ve başvurucunun edimleri ile kardeşinin terörist faaliyeti arasında somut bir bağ ortaya konulamamıştır. Bu nedenle başvurucunun zorunlu ikamete tabi tutulmasını haklı kılacak yeterli delil bulunmamaktadır.”

    Şu cümlelere yakından bakalım:

    “[Teröre karşı] etkili her önlem yasalara uygun değildir.”  

    “[D]evletin güvenliğini korurken insan hakları yokmuş gibi davranamayız.”

    “Bu demokrasi için ödenen bedeldir. Bedel yüksektir ama buna değer.”

    Bu ve bununla bağlantılı gerekçelerle ülkenin silahlı kuvvetlerinin kimi uygulamalarını yasadışı ilan eden yargı organı, İsrail Yüksek Mahkemesi’dir. (bkz. www.court.gov.il)

    Türkiyeli muhalifler buradaki insan hakları ihlallerinin ne kadar ağır olduğunu anlatırken İsrail’e ve Filistinlilere gönderme yapmayı çok sever. “Bunu İsrail yapmaz”, “Aynı Filistinlilere yapılan gibi”, yöneticilere hitaben “İsrail’den farkınız yok” laflarını ve benzerlerini her gün okuyor, duyuyoruz, en yakınlarımızın ağzından, kaleminden.

    Silahlı mücadelenin tarafları olarak zalim deyince İsrail, mazlum deyince Filistinliler gelir en önce akıllara ya, ama en bilgisiz oldukları konu da Filistin sorunudur. Bilgisizdirler, merak edip araştırmazlar ve kanaatleri ezbere dayalıdır. İsrail’de yukarıda alıntıladığım cinsten bir karar veren ve gerekçesini bu şekilde açıklayan bir Yüksek Mahkeme olduğunu bilmemek ayıp değil tabii, ama en baş düşmanlarından birinde yargı ne durumda diye merak etmemek, internete şöyle bir göz atma ihtiyacı hissetmemek konuyla hararetli bir şekilde ilgilenen bir muhalif için, eh biraz da ayıp.

    En geniş ortak payda

    En fenası da bahsettiğim ezberler üzerinde İslamcısından sekülerine, sosyalistinden ülkücüsüne, feministinden kadın düşmanı Şeri hukuk savunucusuna kadar neredeyse herkes fikir birliği içindedir. Kahir ekseriyetin üzerinde birleştiği belki de tek konu budur. Sol, feminist, insan hakları savunucusu dostlar, fikrini beyan ederken bu geniş çoğunluk içindeki, bu konuda beraber olduğu, ama temel meselelerde kendisiyle taban tabana zıt kamplardan kendisini ayırt edecek bir dil ya da argüman kullanma zahmetine katlanmaz.

    Oysa sözümüzü söylerken, yazımızı yazarken öyle bir test var ki, o testi uygulamadan klavyenin başına geçmemeli, elimize kalemi almamalıyız: “Bu yazdığımın altına kim/kimler imza atardı?”

    Örneğin sosyalisttir, İsrail ve Filistin üzerine bir söz söyleyeyim, bir yazı yazayım, ama bir sosyalist olarak yazdığım bu yazının altında faşistler, ırkçılar, Yahudi düşmanları imza atamasın demez. Ya da örneğin feministtir, İsrail üzerine yazı yazarken, İsrail’i eleştirirken öyle argümanlar kullanayım ki, kadın hakları diye bir şeyin adının bile geçmediği Şeri hukukun uygulayıcıları ve destekçileriyle, örneğin Hamas’la, bir feminist olarak aynı kampta yer almayayım, azılı Yahudi düşmanları yazımı beğenemesin diye bir hassasiyet göstermez.

    Kendimden örnek vereyim: Siyasal İslam’a karşı çıkan yazılarımın, sosyal medya paylaşımlarımın hiçbirinin altına ulusalcı Kemalistler imza atmazlar, atamazlar. Nedeni basit, yazmama bile gerek yok ama, yine de altını çizeyim: Dilimden de, argümanlarımdan da, düşünsel olarak beslendiğim kaynaklardan da onlarla temelden ayrı bir yerde durduğum bir bakışta anlaşılır.  

    Sahi benziyorlar mı?

    Peki, tamam, İsrail ile Türkiye’yi terazinin iki kefesine koyalım: Adaletle ilgili olduğu için işte buradan, İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bu ve benzeri kararlarından başlayalım. Türkiye’de Yargıtay’ın, TSK’nın tasarruflarını yasadışı ilan edeceğini ve TSK’nın bir uygulamasına karşı kendisine başvuran bir kişinin talebini kabul edeceğini hayal edebiliyor musunuz?

    Zulme uğrayanlar olarak Filistinlilerle Kürtleri de karşılaştıralım. Sosyal medyada en sık karşılaştığım analoji. Yaralı, işkence edilmiş Kürt fotoğraflarının altına, “İsrail bile bunu yapmaz” diye yazanlar, tamam, peki siz hiç “Kahrolsun Türkiye”, “Türklere Ölüm”, “Türkiye haritadan silinene kadar mücadele” naraları atan Kürt, ya da Kürt örgütleri gördünüz mü? Ya da örgütlü bir kampanya olarak bıçağını alıp karşısına çıkan, işinde gücünde, durakta bekleyen, markete giden sivil Türklere bıçaklı saldırıda bulunan, iki – üç ay içinde onlarca Türkü bu şekilde öldüren Kürt gördünüz mü? Ya da Türkiye’nin batısındaki sivil yerleşim yerlerine sistematik bir yöntem olarak füzeler gönderen bir Kürt silahlı örgütü?

    Bir parantez açayım: İsrail’de örgütlü Filistinliler tarafından bireysel bıçaklı saldırı yönteminin benimsendiği dönemde 2015’in Ekim-Kasım-Aralık aylarında 19 sivil İsrail vatandaşının, bıçaklama, üzerine araç sürme ve ateşli silahlarla öldürüldüğünü bilmemek de tabii ayıp değil (https://www.nytimes.com/2015/12/24/world/middleeast/israel-jerusalem-palestinian-stabbing.html?mcubz=0&_r=0), ama ikide bir atıfta bulunduğu İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin yalnızca silahlı İslami örgüt kaynaklarından bilgilenmek, böylesi karmaşık ve tarihsel arka planı olan bir sorunu çeşitli kaynaklardan araştırmamak, buna ihtiyaç bile hissetmemek, evet bu da, eh biraz ayıp oluyor.

    Parantezi kapatıp kaldığımız yerden devam edelim: Genellikle özcü bir dille kullanılan şekliyle, “Filistinliler” ile “Kürtler” arasında benzerlik şöyle dursun, temelden bir ayrılık var ve bu hem insan hakları savunucuları, hem sosyalistler, hem de feministler açısından hayati olması gereken bir ayrım. Hayati olması gerekiyor, ama kimsenin umurunda değil. Ayrım şu: Filistinlilerin örgütü, toplumu Şeriat yasalarınca yönetiyor. Kürtlerin örgütü ise Ortadoğu’daki tek seküler silahlı hareket. Ama Türkiye’de çoğu insan hakları savunucuları da, çoğu sosyalistler de, çoğu feministler de bu ayrım tabak gibi ortada olmasına rağmen Kürtleri Filistinlilere benzetmeye devam ediyor, böyle temelden bir ayrımı görmemekte direniyorlar.

    Şimdi en sevmediğim şeyi yapacak, şunca uzun yazı-çizi hayatımdan çok iyi bildiğim için, zorunlu açıklamayı koyacağım: İsrail’i eleştirmekten, politikalarına karşı çıkmaktan bahsetmiyorum. Körü körüne, araştırıp öğrenmeden, çatışmanın taraflarından sadece birinin kaynaklarına dayanarak İsrail – Türkiye analojisi yaparken, Şeriat uygulayıcılarıyla, İslamo-faşistlerle, “Yahudilere Ölüm” diye bağıranlarla aynı saflarda olmama konusunda en küçük bir endişe bile duymamaktan bahsediyorum (Bkz. Ayşe Düzkan’ın yazısı: telaviv’e ankara’dan bakmak https://www.artigercek.com/27-mayis-taki-go

  • “HEPİMİZ ERMENİYİZ”, “YÜZBİNLER” VE UTANMA DUYGUSU

    Ayşe Günaysu

    2010 Aralık Birikim Dergisi

    26 Kasım 2010 tarihli Agos gazetesinde Kumru Bilici’nin Atom Egoyan’la yaptığı söyleşinin son sorusu, konuyla ilgili nicedir içimde büyüyen utanç duygusunu zirveye çıkardı. Soru şöyleydi: “[Hrant Dink’in] cenaze töreninde yürüyen yüzbinlerce insanı görmek nasıl etkiledi sizi?” Sorunun muhatabı Ararat filmi nedeniyle Türkiye’de bir nefret nesnesi haline getirilmiş Ermeni yönetmen Atom Egoyan.

    Kumru Bilici’nin bu soruyu sorarken aklında ne vardı elbette bilemem, ama soru Türkiye’nin malum ahvalinde, “Artık Türkiye ve Türkler hakkında daha farklı düşünmüyor musunuz?” ya da “Yanılmışım diye düşündünüz mü?” hatta “Utanmadınız mı?”, en azından “ne kadar müthişti değil mi?”, “Tüyleriniz diken diken olmadı mı” şeklinde okunabilecek türden.

    Benim tüylerim üç yıldır bu “yüzbinler”in “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüdüğünün dönüp dönüp hatırlatılması nedeniyle diken diken olur hale geldi. Artık duymak istemiyorum.

    Hrant Dink’i ensesinden vurulmaya götüren yolun o her bir dönemecinde “hepsi Ermeni” olan “yüzbinlerimiz”  neredeydi?

    Biz Türkiyeli muhalifler ancak o kaldırımda yüzükoyun yere serildiğinde parmağımızı kıpırdattık ve o kıpırdatışı anlata anlata bitiremiyor, hatırlata hatırlata tüketemiyoruz.

    Atom Egoyan ne hissetmiş? Besbelli Ermeni yönetmenin “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyen “yüzbinlerden” çok etkilendiğini, bunu hiç beklemediğini, Türkiye’ye ilişkin umutlarının arttığını söylemesi bekleniyor. Beklenti yerine gelirse, Türklerin bir kez daha göğsü kabaracak, kendinden memnuniyetleri bir nebze daha pekişecek. Ya da tam tersi olabilir mi? Mesela: “O zamana kadar neredeydiler?” dese? O zaman da okuyucuda nankör Ermeni imajı harekete geçecek ve sonuç yine aynı olacak: Kendinden memnuniyet, kendi övgüye değer konumunun haklılığının bu kez tersinden kanıtlanması, yani “milliyetçi Türkler” ile “milliyetçi Ermeniler”in bir madalyonun iki yüzü olduğu saptaması üzerinden, “ne yapsak yaranamıyoruz” isyanıyla birlikte, her şeyin yerli yerine oturduğu duygusu.

    Ama Egoyan farklı bir cevap vermiş. İncelikli bir dille, özetle, “ne hissedeceğimi bilmiyorum” demiş.  

    Ben şimdi, Hrant Dink’in cenazesinde “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyen “yüzbinler”in, Hrant Dink’in katline giden yolda nerede olduğuna ilişkin tek bir örnek vermek istiyorum.

    Kasım 2006 tarihli Birikim Dergisi. Sayı 211. Sayfa 50. Dilek Zaptçığolu’nun “Peter Balakian ve Biz – Ermeni Kıtalı’nı konuşmakta yeni bir dil arayışı” başlıklı yazısı.

    Türkçe’ye Kaderin Kara Köpeği adıyla aktarılan anı kitabında yazdıkları üzerinden, inceden inceye söylem analizleriyle, Peter Balakian’ın – Zaptçıoğlu’nun kendi sözcüğüyle – “ırkçı” olduğunu kanıtlamak amacıyla yazılmış, sol muhalif entelektüel bir dil kullandığı için ilk başta insana kafa karışıklığı yaşatıp,  “doğru mu okuyorum” dedirten yazısında, Hrant Dink, ırkçılığa kapı açan Ermenilere örnek veriliyor.

    Hrant Dink’in katlinden sadece 3 ay önce yayınlanan yazısının en başında, Zaptçıoğlu’na göre çözümü olanaksız kılan “karşılıklı ırkçılığın” taraflarından biri olarak önce onun sözlerine yer verilmiş.  2005 yılında Berlin’deki bir toplantıda   Hrant Dink’in, “mealen”, “durun bakalım siz daha şunun şurasında kaç yıldır Müslümanlarla beraber yaşıyorsunuz. Biz yüzlerce yıldır onlarla başbaşayız” dediği aktarılıyor (s.50).  Hemen ardından Zaptçıoğlu, belki iyi anlaşılmaz diye, yazı boyunca birkaç kez yaptığı niyet okuma yoluna başvurarak,  bu sözleri bize tercüme ediyor. Hrant Dink aslında “Müslümanların ne mene insanlar olduğunu siz daha ülkemizdeki şu Türk göçmenler yüzünden yeni yeni öğreniyor, onlardan yeni yaka silkiyorsunuz; sizin gibi olan bizler ise yüzlerce yıl onlara maruz kaldık” demek istemiş. Yalnız alıntının sahibinin ismi burada verilmemiş, ya yazarın kendisi tarafından, ya da dergiden gelen bir uyarı ile sonradan çıkarılmış sanırım, çünkü iki sayfa sonra alıntının Dink’e ait olduğu açık edilivermiş:  “Hrant’ın bu yazının başında sözünü ettiğimiz ‘imalı sözleri’nin ardında da, Peter Balakian’ın kitabında da Batılı okura—dinleyiciye aynı mesaj verilir sanki: ‘Biz sizdeniz, iyilerdeniz, onlar ise kötülerden, onlar barbar’”. (s.53). Zaptçıoğlu,  ülkücü yayınlara, savcıların iddianamelerine taş çıkartan bir niyet okumayla  Hrant Dink’in aslında açıkça ifade etmese bile “Türklerin kötü ve barbar” olduğunu söylemek istediğini iddia ediyor. Hangi sözüyle? Zaptçıoğlu’nun “mealen” aktardığı “Biz Müslümanlarla yüzlerce yıldır başbaşayız” sözüyle! Evet, aynen böyle!

    Bir Birikim okuyucusuna, “ben ne okuyorum” dedirten, gerçeklik duygusunu kaybettirecek bu yazıda Peter Balakian’ın ırkçı olduğu – adlı adınca “ırkçı” sözcüğü kullanılarak – beyan edildiğinden, gayet net şekilde  Hrant Dink’in de aynı ırkçı damardan beslendiği ifade ediliyor. 

    Hani, biz o “yüzbinler neredeydik” diye soruyordum ya yukarıda, “Hepimiz Ermeniyiz” diyerek yürüyen “yüzbinler”in içinde olduğundan kuşku duymadığım Dilek Zaptçıoğlu, yalnızca 3 ay önce Birikim dergisinde böyle bir yerdeydi.

    Zaptçıoğlu’nun yazısında Hrant Dink’in adı bir yerde daha geçiyor. Yine olumsuz bir şekilde ve ölümüne giden yolun dönüm noktalarından birine ilişkin: “Bu bize Hrant Dink’in ‘Ermenilerin damarlarındaki zehirli kandan’ (yani Türkle uğraşma ve ondan kurtuluş – salvation – bekleme güdüsünden) ancak Ermenistan’la kuracağı sıkı bağlar kurarak kurtulacağı’ tezini de tartıştırır. Çünkü herkesin ‘kendi’gillerle bir ve uyumlu olacağı bir dünya tasavvuru, globalleşme göz önüne alındığında, hem tehlikeli, hem de absürddür.” (s. 67).

    Bütün bir yazı boyunca “kendi”giller, yani Türkler ve Müslümanlarla, değil sıkı bağ kurmak, özdeşleşmenin örneğini vermektedir Zaptçıoğlu. Ama Ermenilerin “kendi”gillerle bağ kurması ona göre “tehlikeli” ve “absürd” oluyor.  Yazısında Zaptçıoğlu’nun Türk ve Müslüman kimliğiyle özdeşleşmesinin sayısız örneği ancak başlı başına bu yazıyı ele alan bir incelemede verilebilir. Sadece bir tanesini buraya aktarayım. Balakian’ın anılarında, Hıristiyanlara ve Ermenilere yönelik, Zaptçıoğlu’na göre “övünme” içeren her sözünü (Ermenilerin evlerine, giyimlerine, yaşam biçimlerine ait tasvirler, kullanılan sıfatlar)  Müslümanların ve Türklerin aşağılandığına kanıt olarak gösteren Zaptçıoğlu,  bu anıları mesela,etnik/dinsel kimliğinden soyunmuş bir dünya vatandaşı olarak değil de, bir Müslüman ve bir Türk olarak okuduğunu, soykırımdan kurtulanların anılarında geçen Müslüman ve Türklere ilişkin olumsuz ifadelerden bir Müslüman ve Türk olarak ne kadar incindiğini zaten kendisi ağzından kaçırıvermiş: “çünkü tüm kitap boyunca içinizden bir ses ‘canavar değilsin’ diye fısıldamaktadır” (s.64).  Burada kendisini Türk ve Müslüman olarak tariflemenin de ötesinde Birikim dergisinin okuyucularına da hitap ederek, cümlesini “siz”diye kurarak, herkesin bütün bu anıları bir Türk ve Müslüman olarak okuyacağını varsaydığını güzelce ifade etmiş.

    Resmi tarihçilerin dilinde tüy bitiren, soykırıma ait bütün bildik tezler Zaptçıoğlu’nun yazısında, hem de alaycı bir dille ifadesini buluyor. Zaptçıoğlu’na göre soykırım,  “Ermeni soykırım tarihçileri” tarafından kurgulanmış “nedensiz niçinsiz” bir “mit”tir. (s.66) “Ermeni soykırım tarihçileri”nin gerçeği nasıl eğip büktüğünü anlatırken, diyeceğini doğrudan demekten çok daha ağır ve yaralayıcı olan ironiye de başvurur:  Soykırım tarihçileri, “Faille ve kurbanın bulanıklaştığı” Van dururken, “masum ve eğitimli insanların hiçbir neden olmaksızın götürülüp katledildiği” 24 Nisan’ı “jenosit”in simgesi yapmışlardır (s.54). Onlara göre Müslümanlar “durup dururken kendi halinde yaşayan Ermenileri toplayıp kesmiştir”. (s. 67)

    Bu yazıya hiçbir eleştiri gelmedi. Dilek Zaptçıoğlu’nun yazıları neredeyse Birikim’in her sayısında yayınlanmaya devam etti.   

    Ben diyorum ki, arkadaşlar, dostlar, bir karar alalım. Gelin, Hrant Dink’in cenazesinde yüzbinlerle “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüdüğümüzü unutalım.  Bunu hatırlayıp hatırlattıkça  dünyanın en terbiye edici duygularından biri olan utanma duygusuna, mahcubiyet duyma yeteneğimize yer kalmıyor.  

    Atom Egoyan’a sesleniyorum: Haklısınız. O yüzbinlerin ne hissettiğini oralardan bilemezsiniz. İçinde olan bizler de iyi bilmiyoruz. Onların bir bölümü aynı coşkuyla, Hrant’ın katline giden yolu döşeyen ulusalcı zihniyetin Cumhuriyet mitinglerine katıldı. Bir bölümü de Hrant’ı, Türk milliyetçilerinin izdüşümü olan Ermeni milliyetçiliğinin temsilcisi görmekteydi. Yani işin aslı Atom Egoyan,  biz Müslüman Türkler, o yüzbinlerin içinde yürüyenler,  hiçbirimiz Ermeni değiliz.  Hiç olmadık. Ermeni olmak yerine haysiyetli, alçakgönüllü, mahçubiyet duygusuna sahip Türkler olmaya çalışmamız gerekiyor.