-
12 Eylül, Hrant Küçükgüzelyan, ASALA ve Aram Andonyan
(Şubat 2006, 78’ler Vakfı, Tükenmez Dergisi)
12 Eylül darbesinin hemen ardından gözaltına alındığında 60’lı yaşlarındaymış. Yozgat’lı bir Ermeni, bir din adamı, Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’nın başkanıymış. Yaşamını Anadolu’yu gezerek, kimisi yetim, kimisi öksüz, kimisi de okuma olanağı bulamayan Ermeni çocuklarını toplamaya, İstanbul’a getirip barınma, kendi dillerinde okuma ve kültürlerini öğrenme, geliştirme olanağı yaratmaya adamış. Bu amaçla 1950’li yıllarda İstanbul Gedikpaşa’daki Ermeni Protestan Kilisesi’nin en alt katını yetimhaneye dönüştürmüş.
Adı, Hrant Küçükgüzelyan.
O dönemde Ermeni cemaati, Anadolu’dan İstanbul’a gelen çok sayıda çocuğu barındırmak amacıyla evlerde 30-40 kişilik gruplar halinde özel yuvalar oluşturmuş.
Kilisenin yetimhanesinde kalan çocuklar, gündüzleri de İncirdibi Ermeni Protestan İlkokulu’na gidiyorlarmış. Bu öyküyü aslında İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon’un Türkçe, İngilizce ve Ermenice olarak üç dilde yayına hazırladıkları “Tuzla Ermeni Çocuk Kampı – Bir El Koyma Öyküsü” başlıklı kitaptan biliyoruz.
Kitapta fotoğraflar eşliğinde, Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’nın yetimhanede kalan çocukların yazları birlikte üretip, birlikte eğlenecekleri bir kamp kurmak üzere nasıl Tuzla’da bir arazi satın aldığı, kamp binasının inşasında çocukların nasıl baş rolü oynadığını, elleriyle tuğlasını, çimentosunu, suyunu taşıdıkları, sonra bu kampa devletin nasıl el koyduğu, üzerindeki tesislerle eski sahibine iade edildiği anlatılıyor. Ama, esas olarak azınlık vakıflarının mülklerine el konulması sürecini kamuoyuna aktarmayı amaçladığı için bu kitapta anlatılmayan bir de Hrant Küçükgüzelyan’ın öyküsü var. Vakfın başkanı ve bütün bu çalışmalara öncülük eden, hayatını bu işe adayan kişi, Hrant Küçükgüzelyan’ın öyküsü.
Hrant Küçükgüzelyan’ın bağışlanmaz suçu…
Kardeşleriyle birlikte Hrant Küçükgüzelyan’ın kurduğu yetimhanede büyüyen, Tuzla Kampı’nın kuruluşunda elleriyle taş taşıyan Hrant Dink’in tanıklığına göre, devlet Hrant Küçükgüzelyan’ın Ermeni çocuklarının eğitimine yönelik çabalarından hoşnut kalmıyor. Gerek Tuzla Kampı’nın, gerekse Gedikpaşa Ermeni Protestan kilisesi bünyesinde kurulan yetimhanenin ve çocuk yuvalarının “kanunsuz kurulduğu” gerekçesiyle birkaç kez “sıkıntı” yaratıyor. Bunun üzerine Hrant Küçükgüzelyan oturuyor ve İçişleri Bakanlığı’na “azınlık”lara karşı baskıcı zihniyeti protesto eden “çok sert” bir mektup yazıyor.
12 Eylül darbesi, Hrant Küçükgüzelyan’ın hem Ermeni çocuklara kendi kimliklerini koruma ve geliştirme olanağı sağlama çabalarını, hem de İçişleri Bakanlığı’na yazdığı “çok sert” mektubun bedelini ağır bir şekilde ödetmek için bulunmaz bir fırsat yaratmakta gecikmiyor. Ermeni çocukların barındığı yuvalar kapatılıyor. 1979’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün açtığı dava üzerine, Azınlık Vakıfları’nın mülk edinme hakkının olmadığı gerekçesiyle 1984 yılında Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nın arazisi, üzerinde tesisleriyle birlikte, bedelsiz olarak eski sahibine iade ediliyor.
Hrant Küçükgüzelyan’ın bu süreçte neler yaşadığını da yine Hrant Dink’ten dinleyelim:
“12 Eylül’den hemen sonra Hrant Küçükgüzelyan gözaltına alındı. ‘Bir ihbar’ üzerine geldiler, odasında arama yaptılar, bütün kitapları, kasetleri, evrakları, buldukları her şeyi çuvallara doldurdular. ‘Soruşturma’ sonuçlandı: Hrant Küçükgüzelyan okul ve kamp çalışmalarında çocuklara Ermeni milliyetçiliği ve Türk düşmanlığı aşılıyordu. Bu konuda yargılandı, hüküm giydi. 9 ay kadar hapiste yattı. Uzun uğraşlardan sonra tahliyesini sağlayabildik. Yattığı süre aldığı cezayı karşılıyordu. Onu hapishaneden ben getirdim. Çok kötü bir durumdaydı. Bir gün önce feci bir dayak yemişti. Üzerinde sopalar kırmışlardı. Vücudu simsiyah kesmişti. Onu çırılçıplak soydum, fotoğraflarını çektim. Tarihe birer belge olarak sakladım. Dışarı çıktıktan sonra birkaç ay kadar Türkiye’de kaldı. Sonra Fransa’ya gitti. Onu havaalanında ben yolculadım. Şimdi sağ, Marsilya’da yaşıyor”.
Hrant Küçükgüzelyan’ın öyküsünü Türkiye kamuoyu hiçbir zaman öğrenemedi. Onun adı bugün sadece Yapı Kredi Yayınları’nın Cumhuriyet’in 75 Yılı derlemesinde, duruşmada çekilmiş fotoğrafının altında, ana metnin içinde açıklaması verilmeyen şu tek cümlede geçiyor: “24 Eylül’de (1981) Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği’ni basanların bırakılmasını talep ettikleri Hrant Küçükgüzelyan duruşmada.” (s.826)
Tarihsel geriplanıyla birlikte bakılmadığında Hrant Küçükgüzelyan’ın öyküsü binlerce 12 Eylül öyküsünden biri olmaktan öteye gitmez. Oysa bu öykünün gerisinde yatan, onu özel kılan, köklü, kadim bir halkın yüzyılın ilk büyük etnik temizliği sonrasında geriye kalan çok az sayıda bireyinin kültürel, kimliksel varoluş mücadelesinin cezalandırılmasıdır. Hrant Küçükgüzelyan’ın sırtında sopalar kırdıran gerçekte bu varoluş mücadelesidir.
ASALA: Türk Solu ile 12 Eylül cuntasının tek buluşma noktası
Aynı dönemde mücadelesini Ermenilerin kültürel kimliğini koruma ve sürdürme ile sınırlamayan, daha doğrusu ulusal/dinsel kimliğe dayalı böyle bir mücadeleyi reddederek, Ermeni kimliğinin yerine enternasyonalist kimliği koyarak, bu kimlikle sosyalizm mücadelesine katılan Ermeniler vardı. Kırsalda, hücrelerde işkencede, operasyonlarda öldürülen, kimliğinden ötürü iki kat fazla işkence gören bu Ermenilerin bir kısmının gerçek isimleri pek bilinmez. Çünkü onlar isimlerini bile değiştirmişlerdi.
Bu bir yanıyla gönüllü bir “üst” kimlik kuşanma durumu olduğu kadar, onunla birlikte ve aynı zamanda, bizim, Türkiye solunun ırkçılık/milliyetçilikle mücadeleyi gündemimize almamamızın sonuçlarından biriydi. Milliyetçilikle mücadelemiz, “enternasyonalizm bayrağını yükseltmekle” sınırlıydı. Biz o bayrağı yükseklerde tuttukça kendiliğinden milliyetçilikle mücadele etmiş oluyorduk. Mücadele ettiğimiz milliyetçilik de, genel, soyut bir milliyetçilikti. Özel olarak İttihat ve Terakki’nin başlattığı, Cumhuriyet ile süren Türkleştirme süreciyle bir alıp veremediğimiz yoktu. Yoksa radikal solumuzun temsilcilerinden Dev-Sol’un savunmasında, ASALA eylemlerinin değerlendirildiği bölümde, şu aşağıdaki satırlara rastlayabilmemiz mümkün olabilir miydi?
“Anadolu’nun işgale uğramasında Ermeniler adeta öncü kuvvet rolü oynamıştır. Ermeni milliyetçi örgütlerinin istemleri ve mücadele hedefleri (….) daha çok burjuva milliyetçiliğinin biçimlendiği Anadolu’da bir Ermeni devletinin kuruluşunu hedeflemektedir. Diğer yandan Ermeniler (….) istedikleri takdirde geri dönebilirler; fakat bu hiçbir zaman Anadolu’da suni bir Ermeni ulusal topluluğu yaratma amaçlı olamaz.” (Haklıyız Kazanacağız 2, s. 928-930, derleyen D.Karataş)
ASALA’nın eylemleri üzerine Kenan Evren’in “Türk milleti sabırlıdır. Ama sabrın bir hududu vardır. Bu hududu aştığı zaman, bu selin önünde hiç kimse duramaz. Bizim sabrımızı taşırmasınlar. Türk devleti, Türk milleti gerekli mukabil tedbirleri almakta kendisini artık serbest görmektedir,” (Milliyet gazetesi, 12 Haziran 1982) diye açık tehditler savurduğu bir dönemde TKP de ASALA konusunda şöyle bir dil kullanıyordu: “Eğer CIA vb. örgütlerin desteği olmasa NATO ülkelerinde Ermeni terör örgütleri nasıl rahatlıkla at oynatabilirler? … Elbette teröristlerin gözlerini kırpmadan masum insanları öldürmede ve kendilerinin de ölümü göze almada bir eylem motifi oluyor.” (TKP MK yayın organı Atılım, Sayı 8 (116), 1983 “Ermeni Terörizmi Nasıl Önlenir başlıklı yazıdan).
Birçok diğer siyasi hareket gibi Dev-Sol ile TKP de, Ermenileri ancak bu bağlamda “hatırlıyor” ve ASALA eylemleri konusunda “milli infial” frekansı dışına çıkamıyordu.
Ve Aram Pehlivanyan, Ahmet Saydan olarak öldü…
İçimizde ise paralel bir süreç işliyordu. Türkiye solunun büyük bir bölümünü oluşturan bizler, kendi içimizdeki gayrımüslimler ve gayrı-Türklere kimliklerinden ne kadar soyunmuşlarsa, ne kadar “enternasyonalist”lerse o kadar iyi komünist/devrimci kişiler olarak bakıyorduk. Teoride bu enternasyonalizmdi ama sonuçta, fiilen, bu da başka bir “Türkleştirme”ydi.
Bu durumun en uç örneği, Türkiye Komünist Partisi’nin Politbüro üyesi, TKP’lilerin o zaman Ahmet Saydan Yoldaş olarak tanıdığı Ermeni şair, gazeteci, yazar Aram Pehlivanyan’ın ölümü üzerine TKP Merkez Komitesi’nin 13 Aralık 1979 tarihli “Duyurusu”dur.
“TKP Leninci savaş erlerinden birini yitirdi. Türkiye işçi sınıfının yiğit evladı, TKP MK politik Büro üyesi Ahmet Saydan yoldaş, ağır bir hastalıktan sonra 62 yaşında gözlerini dünyaya yumdu,” diye başlayan duyuruda, ne onun gerçek isminin Aram Pehlivanyan olduğundan, ne zamanının önde gelen Ermeni edebiyatçı ve aydınları arasında yer aldığından, yayınlanan Ermenice şiir kitabından, Ermenice siyasi gazete ve dergi yayıncısı ve yazarı olduğundan, üstelik ne de bu gazetelerde kimi Türk basınındaki Ermeni karşıtı milliyetçi tutuma karşı mücadele eden yazıları da nedeniyle hapse girdiğinden söz ediliyordu. “Ahmet Saydan yoldaş”ın “Marksizm-Leninizme, proletarya enternasyonalizmine” bağlılığının bol bol övüldüğü, “bütün partili yoldaşlara, ailesine ve yakınlarına baş sağlığı” dilendiği ve “derin acıları”nın paylaşıldığı duyuru, belli ki Aram Pehlivanyan’ın anısına değil, Ahmet Saydan Yoldaş’ın ölümü vesilesiyle Türkiye’de o dönemde kitleselleşme hamlesi içinde olan TKP kadro ve sempatizanlarına yönelik ajitasyon amacı ile yazılmıştı. Bunu anlayabilmek için, Aras Yayıncılık tarafından yayınlanan “Özgürlük İki Adım Ötede Değil – Aram Pehlivanyan, Şiirleri ve Yaşamı” adlı kitabın 104-105. sayfalarındaki duyurunun tam metnine bir göz atmak yeter.
***
12 Eylül dönemi ve bugüne olan etkileri birçok bakımdan incelenebilir. Çok büyük acılar yaşandı, çok can yakıcı kayıplara uğrandı. Sanırım biz kalanların yapacağı en iyi şey, ağıt yakmaktan, “düşman”a lanet yağdırmaktan çok, hayatı ve kendimizi daha iyi anlamaya çalışmak, hayattan daha çok şey öğrenmek, kendimizle daha çok uğraşmak. Bir şeyleri gerçekten değiştirebilmenin önkoşullarından önemli biri de bu olmalı…
-
ÖRGÜTSÜZLÜĞE ÖVGÜ
Ayşe Günaysu
Ekim 2007, Ülkede Özgür Gündem
Örgütsüzlük özgürlüktür. Duyguda, düşüncede, aklını kullanmada ve duruşunu belirlemede özgürlük.
Örgütsüzlük bir büyük yalnızlıktır da aynı zamanda. Örgütlülük ise bir sıcak, güvenli kalabalık olma halidir. Çünkü örgütlülük aidiyettir. Bir tatlı tembelliktir aynı zamanda. Çünkü ne düşüneceğini, nereye gideceğini, ne yapacağını fazla düşünmeden bilmektir. Örgütsüzlük ise yalnızlıktır ve acılıdır.
Buna karşılık örgütsüzlüğün yalnızlığı, bambaşka bir düzeyde büyük bir özgüvenin de beşiğidir. Çünkü örgütsüzseniz hesap vereceğiniz tek merci, yüksek bir irade değil, kendi adalet duygunuz, vicdanınız, kuşkularınız, nedenleriniz, niçinleriniz ve hatta belkilerinizdir. Örgütlülük “ama”yı kabul etmez, oysa düşünceleriniz “ama”larla gelişir. Çünkü “ama” itiraz eder. Öteki ihtimali hesaba katar, tek doğruyu değil, olası başka doğruları da dikkate almaya davet eder. Bütün “ama”lara aklınızın ve kalbinizin kapılarını açar.
Örgütsüzlük alçakgönüllülüktür. “Bilmiyorum” diyebilmektir. “Anlamaya çalışıyorum” diyebilmektir. Oysa örgüt her soruya cevap bulmak, her karmaşık durumu keskin çizgilerle açıklayabilmek zorunda olduğundan aynı zorunluluk örgütlü olan için de geçerlidir. Çünkü örgüt gücünü bu her şeyi bilmek, her sorunun yanıtını verebilmekten ve her karanlık noktayı açıklayabilmekten aldığına inanır, o yüzden “bilmiyorum”, “gerçekten açıklaması zor”, “anlamaya çalışıyorum” gibi sözlükler bir örgütlü için baştan ciddi puan kayıplarıdır.
Örgütlülük, mutlaka üyelik kaydını ya da kimlik kartını gerektirmez. Ruhen de örgütlü olabilirsiniz. Kendi iradenizi bir başka iradeye teslim ettiğiniz anda. O irade tarafından onaylanmaya, kendi değerleriniz ve ölçütlerinizden daha çok önem verdiğiniz anda.
Örgütlülük için çoğu kez siyahlar ve beyazlar vardır. Griler ya hiç yoktur, ya da vardır da makbul değildir, çünkü her şey karşıtıyla vardır. Bir şeye itiraz ettiğiniz zaman hemen karşıtının safına geçmiş olursunuz. Ne o, ne bu diyemezsiniz. “O”na karşıysan “bu”sun demektir. Bu yüzden örgütlülük biraz da “kıstırılmışlık”tır. Örgütlülüğün gözünde “ne o, ne bu” diyen şekilsizdir. Pelte gibidir, girdiği kabın biçimini alır. En aşağılık şeydir.
Oysa eğer örgütsüzlük kesin seçimlerden kaynaklanıyorsa, şaşmaz, sarsılmaz, etik ilkelere dayanıyorsa, çok daha kılı kırk yaran ölçütlerin imbiğinden geçmiş, iyice süzülmüş, damıtık bir duruştur. Net “hayır”larının olması, hem de “evet”lerinden çok “hayır”larının olmasıdır. O “hayır”lar ki, aslında bir büyük “EVET”tir. Çünkü reddettiklerimizın toplamı aslında bir büyük olumlamadır.
Böyle bir temel üzerinde yükselen, tümüyle özgür bir araya gelmeler, harekete geçmeler, yani örgütsüz örgütlülükler, birlikte yükseltilen “hayır” sesleri, sonuna kadar birlikte yürüme taahhüdüne dayanmayan beraberlikler, bu yüzden atılan her adımda gerçek bir duygu ve düşünce birliğini her defasında yeniden üretmeler gerçek dönüşümlerin yolunu açacak. Çünkü hain ilan edilme korkusundan arınmış, kahraman olmaya da yatırım yapmayan, sadece doğru ve iyi olanı yapmaya odaklanmış bir irade yönlendirecek bu beraberliği.
Bugün bu dediklerim hayal aleminde gezmek gibi geliyor, biliyorum. Çünkü tüm hayat örgütlülük üzerine kurulmuş durumda. Devlet, en güçlü, en yaygın, en kalabalık, en ağır silahlarla en çok donatılmış, hesap verme yükümlülüğünden en azade örgüt iken, dönüşümün tek yolu alternatif örgütlenmeler olarak görülürken, yani güç olmak örgütlü olmaktan geçerken hangi örgütsüzlüğün hangi özgürlüğünden bahsedebiliriz? Çocuklar şehrin sokaklarından kurşunlanır, otobüs duraklarında simitçiler, boyacılar bombalarla parçalanır, dolmuş bekleyen kadınlar taraf olmadıkları bir kavgada yanarak ölürken birey seçim yapmada ne kadar özgür olabilir?
Bu bir açmaz gibi görünüyor. Değerlerimiz ile gerçekler çelişiyor gibi görünüyor. Gerçekliğe egemen olmak için önce gerçeklere teslim olmak gerek, yani oyunu kurallarına göre oynamak gerek gibi görünüyor. Örgütsüz olan işte tam bu noktada parmağını kaldırıyor: Ama belki de öyle değildir. Belki her şey, hayatın bizi ittiği kıskaca, karşıtımızın araçlarını kullanmaya, yani oyunu kurallarına göre oynamaya “hayır” demekle başlayacak.
-
TÜRKLÜKLE HESAPLAŞMAK
Ayşe Günaysu
14 Aralık 2005, Ülkede Özgür Gündem
Belki her yerde öyle değildir. Örneğin Batı’da Hollanda’da, ya da Doğu’da Hindistan’da muhaliflerin Hollandalılıkla ya da Hintlilikle hesaplaşma diye bir önceliği var mıdır, bilmiyorum ama Türkiye’de etnik çoğunluk mensubu muhaliflerin öncelikli sorunlarından birisi de Türklükle hesaplaşmak olduğunu biliyorum.
Bunun nedeni tarihimizde yatıyor. Tarihsel olarak çok kısa bir süre içinde çok kültürlü bir yapıdan tek kültürlü yapıya geçmek gibi imkansız görünen bir şeyi imkanlı kılmak için akıtılan kanda yatıyor. Olanı olmamış gibi yapmak ve yeni kuşakları olmamış gibi büyütmek için gerçekleştirilen büyük işbirliğinde yatıyor.
Bu öyle bir işbirliği ki, tarihin yeniden yazılmasına katkıda bulunuyor, hatta birlikte yazılmasını sağlıyor.
Türk solundan bahsediyorum. Benim kuşağımın Türklükle hesaplaşmak diye bir sorunu yoktu, çünkü Venceremos şarkısını söyleyerek o kadar Şili’li, Angola’da bağımsız için savaşan gerilla hareketlerinin o karışık adlarını ezbere bilerek o kadar Afrikalı, Ho Shi Minh’e duyduğumuz derin saygıyla o kadar Vietnamlıydık ki, yanıbaşımızdaki Kürtlere o kadar uzak olmamıza rağmen, Türklükle bir ilgimiz olmadığına gerçekten inanıyorduk. Ama bir zamanlar nüfusun beşte birini oluşturan gayrımüslimlerin nasıl olup da binde ikilere düştüğünü sorgulamak aklımıza bile gelmiyor, ulusal kurtuluş savaşını tereddütsüz kutsuyorduk.
Yani Türklükle en ilgimiz olmadığını sandığımız zaman Türklüğün sıcak kucağındaydık.
Diyeceğim o ki, Türklükle hesaplaşmak o kadar kolay değil. Kendini enternasyonalist hissetmekle, ya da “kimlik” meselesinin aşılması gereken bir “alt evre” olduğuna inanmakla olmuyor. Türklükle hesaplaşmak için düşünsel düzeyde verili paradigmaları sorgulamak, mesela Kuvayı Milliye’nin ne kadar anti-emperyalist olduğunu merak etmek, duygusal düzeyde de nefsimizi terbiye ederek, yani, mesela, Türk şovenizmi bütün haşmetiyle önümüzde dururken ve biz onu değil yenmek zayıflatmayı bile başaramazken başkalarının şovenizmine daha çok kızmama refleksini kazanmaya çalışmak gerekiyor.
1980 sonrası Türk solcuları ya da daha geniş bir çerçevede Türk muhalifleri, mesela Türk feministleri sahte enternasyonalizm örtüsü kalktıktan sonra önce Kürt kimliğiyle çok farklı bir platformda karşılaştılar ve bütün kimlikler üstü olma iddialarına rağmen egemen konumlarının tartışıldığına tanık olduklarında birçoğu çok sarsıldı. Daha sonra son yıllarda akademisyenler düzeyinde Ermeni’lerle ortak platformda bir araya gelinmeye başlandı. Şimdilerde resmi ideolojiye karşı çıkarak önemli bir yolu açan Türk akademisyenlerin büyük bir kısmı, ortak platformlarda Türklüğe duyulan tepki ve düşmanlık karşısında kendini saldırıya uğramış hissediyor ve isyan ediyor. 1915’in üzerinden 90 yıl geçtiğini, Türk akademisyenlerin kendi tarihlerini sorgulamada ne kadar geç kaldığını, dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermenilerin kuşaklar boyu nasıl bir “Türklük” imgesiyle karşı karşıya kaldığını unutarak milliyetçiliğe ilişkin bilimsel tahlillerle milliyetçiliğin iyisinin kötüsünün olmadığını anlatıyor ve Ermeni muhataplarını milliyetçi olmamaya davet ediyor. Milliyetçiliğin iyisinin kötüsünün olmadığı, iki hidrojen bir oksijenin suyu meydana getirmesi gibi soğukkanlı, net bir bilimsel gerçeklik şeklinde ele alarak toplumsal fenomenleri insan boyutundan arındırıyor.
Başa dönecek olursak eğer bir değişim olacaksa, bunun ön koşullarından biri, Türk muhaliflerin Türklükle hesaplaşmalarıdır. Bunun ne kadar önemli olduğunu sistem bizden çok önce kavramış olmalı ki, “Türklüğü tahkir ve tezyif etme”yi yasaklayan yasa hükmü, kullandığı sözcüklerden belli, hukuk sistemimizin en eski hükümlerinden birisi. Çeşitli çevrelerden muhaliflerin bir araya gelerek bu maddenin yasadan çıkarılması için ortak bir kampanya yürütmesi Türklükle hesaplaşmanın ilk kolektif adımı olabilir. Bu kampanyanın ana mesajı da şöyle bir şey olabilir:
“Türklüğü değil, hiçbir etnik, dinsel, kültürel aidiyetin tahkir ve tezyif edilmesine, yani aşağılanmasına ve hor görülmesine izin vermeyecek bir yasa istiyoruz. Türklüğün, Kürtlükten, Ermenilikten, Yahudilikten, Çerkezlikten, Rumluktan ve diğerlerinden farklı, daha değerli, bu yüzden de daha dokunulmaz olarak kabul edildiği bir hukuk sistemi tarafından yargılanmayı da, haklarımızın korunmasını da istemiyoruz!”
-
TÜRKLÜKLE MÜCADELE ETMEDEN SÖMÜRÜYLE MÜCADELE, NEREYE?
Ayşe Günaysu
Mayıs 2013, Ülkede Özgür Gündem
“Kürt sorunu asıl verilmesi gereken mücadelenin önünde engel oluşturuyor. Yoksulluğu tartışamıyoruz, sömürüyü tartışamıyoruz, tüm kesimleri etkikleyen emek sömürüsünü tartışamıyoruz. İnanılmaz bir neoliberal saldırı ve yağma var. Tüm bunlar olurken biz anayasadaki bir Türk sözcüğünün etrafında kıyametler koparıyoruz.”
Bunu söyleyen, Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf’ın İzmir Temsilciliği’nde düzenlenen “Barış Süreci ve Anayasa Tartışmaları” başlıklı söyleşide konuşan CHP Denizli milletvekili İlhan Cihaner.
Bu sözlerin sahibinin bir CHP’li olması bizi yanıltmasın. Aslında bu, kendini samimiyetle solcu hisseden birçok insanın, bunca sömürü, bunca yoksulluk varken bu “Kürt sorunu” yüzünden esas mücadelemizi veremiyoruz hissiyatının bir ifadesi.
Aslında sınıf savaşı vereceklerin ellerini tutan yok, sendikalar kapı gibi duruyor, grev hakkı var, toplu sözleşme görüşmelerinde uyuşmazlığa gitme imkanı var, iş kazalarına karşı mücadele yolları açık, ama biz bunu şimdi bir yana bırakalım da soralım: Sahi, 1980’e kadar ülkede temel çatışma dinamiği sol ile sağ, işçiyle patron arasındaydı. Bu dinamiğin 80’den sonra devletle Kürtler arasındaki çatışmaya evrilmesi, eksendeki bu kayma nasıl gerçekleşti? Ne oldu da devleti esas uğraştıran, bedel ödeten, sosyalist hareket olmaktan çıktı ve bunu başaran Kürtler oldu? Ne oldu da “komünist” öcüsünün yerini “bölücü” öcüsü aldı? Ne oldu da yalnızca silahlı sol örgütlenmeyi değil, geniş kitleleri kapsayan o kadar canlı, dallı budaklı, dev bir dalga halinde kabaran ve insanları kendisine çeken genel sol hareketi 1980 darbesiyle – hakem 10’a değil, 100’e kadar saysa da yerinden kalkamayacak şekilde – nakavt eden devlet, Avrupa’nın en büyük, NATO’nun ABD’den sonra ikinci büyük ve de en son teknolojiyle donatılmış 700 bin kişilik ordusuyla, motorize gücü, helikopteri olmayan kilometreleri mekaplarıyla yaya aşan, dedikleri gibi “bir avuç” Kürt gerillayı 30 yıldır yenemedi? Sosyalist hareketin dayanıksızlığı ile Kürt hareketinin dayanıklığı arasında nasıl bir bağlantı var?
Bunun dört başı mamur bir tarihsel, sosyolojik, politik, stratejik analizine gücüm yetmez. Ama aklımdan önce kalbim diyor ki, bu ülkenin çok özel tarihi nedeniyle Türklükle mücadele etmeden sömürüyle mücadele etmeye kalktığımız için, sistemi temelinden sarsan Türk sosyalist hareketi olamadı ama Kürt özgürlük mücadelesi oldu. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde, birazdan alıntılar yapacağım Barış Ünlü’nün deyişiyle “Türklük Sözleşmesi” yatıyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin dayandığı kitlesel tabanı bir arada tutan harç, ırkçılıkla içe geçmiş bir Türk milliyetçiliği. Yani zulmün çarklarını döndüren sadece sermayenin egemenliği değil, onun kadar, hatta onu var eden, köklerinin tutunduğu ve beslendiği toprak, Türklüğün egemenliği.
Bu yüzden de, bu kan kokan, her yeri cinayet mahalli olan, dağı taşı işlenmiş dehşet verici suçların tanığı olan bir coğrafyada yoksulluk ve sömürü ile mücadele, Türklükle mücadeleyle birlikte verilmediği sürece sistem içi kalmaya ve kolayca ezilmeye mahkumdur.
Türklük diyorum. Türklük derken kandan, soydan, tek tek Türklerden bahsetmiyorum. Hatta bunun için “Türkler” bile demiyorum. Türklük diyorum. İnşa edilmiş, toplumun damarlarına enjekte edilmiş, mümkün olan her araçla beslenmiş, semirtilmiş bir bilinç halinden bahsediyorum.
Ceketim olsa önünde ilikleyeceğim, maalesef adını ilk kez duyduğum Barış Ünlü’nün Türklük tanımının tam yeri:
“Türklük, üzerine düşünülmeyen, farkında olunmayan, sorunsallaştırılmayan, görelileştirilmeyen bir varoluş hali. Türklük, Türk olmanın imtiyazları, avantajları, duygusal ve düşünsel limitleri üzerine düşünememe durumu. Diyelim bir Türk liberali, bir meseleye yaklaşırken bir liberal olarak yaklaştığını, yani evrensel değerlerle baktığını düşünür. Bir Türk liberali olarak baktığı ve dolayısıyla bir sürü şeye de bakamadığı aklına gelmez. Bu sorun Marksistlerde daha da çarpıcı. Sınıfsal yaklaşıyorum, enternasyonalistim, kimlik siyaseti yapmıyorum, dediği ölçüde Türktür. Enternasyonalist olmanın ilk şartı başkasındaki Kürtlüğü değil, kendindeki Türklüğü görmek. Duygularının, düşüncelerinin, ilgi alanlarının Türklükle ne kadar gölgelenmiş olduğunu idrak etmek. Tabii Türklüğün lümpen, seçkin, İslami ve sosyalist halleri farklı. Katı, sıvı ve gaz halleri gibi. Ortak noktaları ise, Türklükleri ve Türklük imtiyazları üzerine düşünmemek.” (Agos, http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=turkluk-sozlesmesi-anayasanin-ustunde&haberid=4737)
Bizim sosyalist sol, evet, tam bu anlamda bir Türk sosyalist soluydu. Benim de içinde olduğum, aynı körlüğü dibine kadar yaşadığım sosyalist/komünist hareket, ne kadar enternasyonalist olduğunu iddia ederse etsin, Türk işi bir enternasyonalizmdi. Hemen yanıbaşımızdaki Kürt dışında, atalarımızın mallarının üzerine oturduğu Ermeniler, Süryaniler, Rumlar dışında herkese, ama herkese, Latin Amerikasından, Afrikasına, uzak doğusunda Vietnamına, Kamboçyasına kadar herkese enternasyonalisttik. Dünyanın bütün egemenlerinin suçlarını biliyorduk, bu suçlara lanet yağdırıyorduk da, kendi devletimizin, kendi ulusumuzun diğer uluslara karşı işlediği suçlarla görülecek hiçbir hesabımız yoktu. Çünkü Türklükle hiçbir alıp veremeyeceğimiz yoktu. Okullarda her sabah hep bir ağızdan bağıra bağıra söylediğimiz “Andımız”la ne kadar, ama ne kadar barışıktık. “El pueblo unida jamas sera vencido” sloganını boğazımızı yırtarcasına atarken, “Şili’de halk bugün savaşıyor…” diye başladığımız Venceremos marşını söylerken kendimizden ne kadar, ne kadar memnunduk.
Oysa devrimcilik yaptığımız bu coğrafya, dünyada başka örneği olmayan bir ülkeydi. Yerli Hıristiyan halkların – hem de öz be öz anayurtlarından – tek kelimeyle kökünün kazındığı, yaşam alanlarının haritadan silindiği, mal varlıklarına el konulduğu, izlerinin bile silindiği bir ülkeydi. Hıristiyanlardan sonra sıra Türk olmayan Müslümanlara ve Alevilere geldi. Kürt illerinde başka bir hukukun işlediği gerçeği, jandarma dayağı, yargısız köylü infazları, PKK ayağa kalkıncaya kadar gündemimizde bile yoktu. Oysa Fikret Otyam 1963’te ailelerimizin okuduğu Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan gezi notlarında jandarma albayının köy meydanında bir köylüyü, köy halkının, karısının çocuklarının gözü önünde hiç yoktan tekmelerle dövdüğünü fotoğraflamış, adamın “vur, vur öldür, bizimki yaşamak mı” dediğini yazmış, altına bu sözlerin Kürtçesini de koymuştu. Sonra bu notlar kitap oldu. Ama biz GÖRMEDİK. Çünkü Türklük böyle bir haldi. “görme/görememe” haliydi. Ne demiş Barış Ünlü: “Türklük, bu sözleşme [devletin kurucu sözleşmesi Türklük Sözleşmesi] sayesinde doğmuş, ama bu sözleşmenin farkında olmayan bir duygulanma/duygulanamama, düşünme/düşünememe, görme/görememe, duyma/duyamama, empati kurma/empati kuramama dünyası.”
Bu yüzden harekete geçirdiğimiz işçi sınıfının aslında devletin kendisiyle bir sorunu yoktu. Patronlara ve hükümetlere kızıyordu. Ama devlet, onların devletiydi. Bu yüzden 15-16 Haziran fotoğraflarında işçiler kadar Türk bayrakları da baş roldeydi.
Şimdi bu Türklük hali memleketin en aydın, en bilgili, en donanımlı, saygın insanların yaptıkları ettikleri, dedikleri, yazdıklarında da kendini gösteriyor.
Uzaktan çok saydığım, kesinlikle solda, kesinlikle muhalif, ortak sevgili dostumuz nedeniyle de kişi olarak da – uzaktan – sevdiğim bir akademisyen, milliyetçiliği konu alan bir panelde güzel yüzünden alabildiğine derin ve yoğun bir ifadeyle, gayet zarif, “kimlik siyasetine karşıyım” demişti. Şöyle olmuştu: Türkiye’deki milliyetçilikten başlayıp bunu dünyada yükselen bir trend olarak milliyetçiliğe bağlamıştı. Benim de hiç aklımdan çıkmıyordu. Bir türlü öfkemi aşamıyordum. Çünkü Hrant Dink’in katlinin hemen ardından İletişim Yayınevi’nde 6 Ekim 2007’de düzenlenen panele “Yükselen Küresel Irkçı Hareketlerin Bir Uzantısı Olarak Hrant Dink Cinayetinin Yeniden Değerlendirilmesi” adını koymuşlardı. Efendim? Pardon? Hrant Dink cinayeti, yükselen küresel ırkçı hareketlerin bir uzantısı mıydı? Doğru mu okuyordum? Bir soykırım ülkesinde, soykırımın inkarıyla soykırımın sürdürüldüğü bir ülkede tek başına Ermenilerin haklarını anlatmaya çalışan bir Ermeni gazeteci ölürülüyordu ve bu “yükselen küresel ırkçı hareketlerin bir uzantısı”ydı öyle mi? İşte Türklük hali budur arkadaşlar.
Neyse, içimde bitmeyen bu isyanla, o saygı duyduğum kadın akademisyene panelin soru-cevap bölümünde sordum: “Türkiye’deki milliyetçiliğin uluslararası milliyetçiliğin bir parçası olduğunu söylediniz, ama Türkiye’nin ayırt edici bir özelliği yok mu? Bir soykırım ülkesi olması, halkların toptan yok edildiği bir ülke olması, şu anda da Kürtlere yönelen ırkçı şiddet, buradaki milliyetçiliği devam eden ırkçı bir zulmün faili haline getirmiyor mu?” Cevap olarak birkaç dolambaçlı cümle arasında kulağıma çalınan, “ben kimlik siyasetine karşıyım” oldu. Barış Ünlü demiş ya, kişi “kimlik siyaseti yapmıyorum dediği ölçüde Türktür,” diye. O saygın akademisyen de tepeden tırnağa Türktü.
Hannah Arendt, o büyük kadın, “size Yahudi olarak saldırılıyorsa, kendinizi Yahudi olarak savunmak durumundasınızdır, bir Alman olarak değil, bir dünya vatandaşı olarak değil, bir insan hakları savunucusu olarak değil” demiş (Essays in Understanding, s. 12). Bu durumda Hannah Arendt, o büyük kadın, o kötülüğün arkeolojisini yapan ve bize çok şey öğreten kadın kimlik siyaseti mi yapıyordu yoksa?
Türklük kendini burada da gösterir. Ermeni olduğu için saldırıya uğrayan Ermeni kendini bir Ermeni olarak savunduğunda, Kürt olduğu için saldırıya uğrayan Kürt bir Kürt olarak kendini savunduğunda, kibarcası kimlik siyaseti yapmakla, daha açıkçası milliyetçi olmakla suçlanır. Gayet Kürt yandaşı ve de gayetiyle Ermeni yandaşı tarafından bile kimi zaman kibarca, kimi zaman çok kaba bir şekilde azarlanabilir. Çünkü o Kürt yandaşı karşısındakini Kürt, ya da Ermeni olarak görüyordur ama kendisinin Türk olduğunu göremiyordur.
Barış Ünlü’ye bir kez daha kulak verelim. Türklük Sözleşmesi dediği şeyi anlatıyor: “İşte bu sözleşme, Türkiye’deki sınıf yapısının, burjuvazinin, resmi ideolojinin, yargının, sosyal bilimlerin üzerinde yükseldiği ve onu sürdürdükleri kurucu anlaşmadır. Dolayısıyla son derece güncel bir meseledir. Tarihte kalmış bir şey değildir. Türkiye tarihinin ve bugününün en önemli ve en açıklayıcı meselesidir.”
Bu yüzden de bu sözleşmeyi yırtıp atmayı hedeflemeyen hiçbir sınıf mücadelesi, “neoliberal politikalar”la mücadele, yoksulluğa karşı mücadele gerçekten sistem karşıtı bir mücadele olmayacaktır.
-
Devlet Öldürdüğü Ermenilerin Hayat Sigortalarına da göz dikmişti
Ayşe Günaysu
Ermeni Soykırımı’nın 100. yılına yaklaştığımız, 24 Nisan 2014 anmasına iki gün kala, geçmişe tekrar tekrar bakmak, bıkmadan usanmadan tarihin karanlık sayfalarını eşelemek inkâra karşı mücadeleyi güçlendirecek.
2009 yılında yazdığım bu yazıyı sağ olsun Taraf gazetesi yayınlamıştı. Burada önemli olan, Ermenilerin yalnızca katledilmediğini, muazzam bir servete tekabül eden taşınmaz mallarına, ticarethanelerine, işliklerine, değirmenlerine el konulmakla kalınmadığını, hayat sigortalarının da gasp edildiğini hatırlamak.
Değerli yazar Hrayr Karagueuzian’ın bir makalesinde okuyup dehşet içinde kaldığımda, bu makaleden yararlanarak aşağıdaki yazıyı yazmıştım. İkinci kez okuyanlardan özürlerimle, bir kez daha paylaşmak istedim.
21-22 Ağustos 2009 tarihlerinde gazetelerde, TV kanallarında yayınlanan haberlerden, ABD’de California temyiz mahkemesinin, 1915-1916 yıllarında kitleler halinde can veren hayat sigortası poliçesi sahibi Ermenilerin varislerine, sigorta şirketlerine tazminat açma hakkını tanıyan yasayı iptal ettiğini öğrendik.
Ancak genel teamülün aksine, haber metinlerinde meselenin arka planına yer verilmedi. Atlamış olabilirim ama belli başlı köşe yazarlarından da ele alan olmadı. Aslına bakarsanız, o yıllarda, Anadolu’da hayat sigortası yaptıranların olması da biz bugünün Türkiye’sindekilere pek de inanılası gelmeyen, azıcık gerçek dışı bir şey gibi göründü. Nedeni çok basit. Bugün Türkiye’nin metropollerinde yaşayanların gözünde “taşra” olan, esas itibariyle kırsal alan sayılan bölgelerindeki kentler ve kasabaların bir zamanlar, 19. yüzyılın sonlarında, 20. yüzyılın en başlarında zengin, varlıklı, gelişkin kentler olduğunu, batılı sigorta şirketlerinin dört bir yana yayılmış acentelerinin arı gibi çalışıp on binlerce hayat sigortası poliçesi sattığı, kolejleriyle, tiyatrolarıyla, tümüyle kentsel özellikler arz eden, canlı bir ekonomiye ve ticaret hayatına sahip birer merkez olduğunu hayal etmek gerçekten de zor. Oysa bugünün Türkiye’sinin 70 milyonu aşkın nüfusunun neredeyse tamamı bundan habersizdir, tıpkı, yüzyılın başında Anadolu’da yaşayan her beş kişiden birinin gayrımüslim olduğundan da habersiz olduğu gibi. Bunlardan habersiz olan nereden bilsin ya da tahmin etsin, bugün bile Türkiye’nin Anadolu’sunda öyle pek de yaygın olmayan hayat sigortasının neredeyse 100 yıl öncenin Elazığ’ında, Kayseri’sinde rağbet gören bir ekonomik araç olduğunu? Oysa durum ortada: O yıllarda, yeni yeni gelişmeye başlayan ticaret burjuvazinin lokomotifi Rum ve Ermeni ticaret erbabı, aileleri, akrabaları bu hayat sigortası fikrini çok benimsemişler, sonuçta batılı sigorta şirketleri on binlerce gayrımüslime hayat sigortası poliçeleri satmışlardı. Poliçelerin değerleri 1915 yılının parasıyla 20 milyon ABD dolarını aşıyordu.
Devlet yok ettiği yurttaşlarının sigorta paralarına göz dikti
1914 yılında savaş patlayınca ve Osmanlı savaşa girince, özellikle de memleketin Ermeni ve Rum nüfusunun yoğun olduğu yerler güvenilir olmaktan çıkınca şirketler işlerini kapatmaya başladılar. Gerçekten de kıyamet koptu, Rumların etnik temizliği ve Ermenilerin sonradan soykırım niteliği teslim edilecek olan toplu imhası sürecinde Osmanlı devleti gözünü değeri çok büyük boyutlara ulaşan bu hayat sigortalarına dikti. Bu paraların devlete ödenmesi için çeşitli düzeylerde resmi girişimlerde bulundu. Bu tüyler ürpertici gerçek, ilk olarak zamanın İstanbul’daki Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau’nın anılarında karşımıza çıktı. Morgenthau, Talat Paşa’yla arasında geçen konuşmayı şöyle anlatır: “Bir gün Talat belki de o zamana kadar duyduğum en şaşırtıcı istekte bulundu. The New York Life Insurance şirketi ve Equitable Life of New York yıllardan beri Ermeniler arasında yürüttüğü faaliyet oldukça büyükbir iş hacmine ulaşmıştı. Bu kadar çok insanın hayat sigortası yaptırması bu insanların para yönetimindeki başarılarının bir başka göstergesiydi. ‘Keşke,’ dedi Talat, ‘Amerikan hayat sigortası şirketlerini, Ermeni poliçe sahiplerinin tam listesini bize göndermeye ikna edebilseniz. Bu insanların hemen hepsi şu anda ölmüş durumda ve bu paraları alacak mirasçıları da kalmadı. Dolayısıyla bu paraların devlete intikal etmesi gerek. Şu anda devlet hak sahibi konumunda. Bunu bizim için yapar mısınız?’ Bu kadarı çok fazlaydı. Çileden çıktım. ‘Benden asla böyle bir liste alamazsınız’ diyerek ayağa kalktım ve odayı terk ettim.”[1]
Talat Paşa ile Morgenthau arasında böyle bir konuşma geçtiğini, kitabın ilk baskısının yayınlandığı 1918’den bu yana bilen biliyordu da, konunun ayrıntılarının gözler önüne serilmesi için 1990 yılının beklenmesi gerekti.
75 yıl gizli tutulmuş arşivlerin bize anlattıkları
Amerikan Ulusal Arşivleri, bu konuyla ilgili dosyaların üzerindeki gizlilik kısıtlamasını 1990 yılında kaldırdı. 75 yıldır gizli tutulan bu kayıtlara erişim izni verildiğinde çok ilginç belgelerle karşılaşıldı.[2] Daha ilk araştırmada, 1922’de New York Life Insurance şirketinin Lozan’da İtilaf devletleri ile Türkiye arasındaki barış görüşmeleri devam ederken ABD Dışişleri Bakanlığı’na, Fransız La Compagnie L’union şirketinin Fransız Dışişleri Bakanlığına yazdıkları mektuplarda, ölümlerin Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşen kitlesel katliamlardan kaynaklandığını, dolayısıyla sorumluluğun Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu, bu yüzden tazminatların Türkiye’ye ödetilmesi şartının Lozan Anlaşması’na dahil edilmesini talep eden mektuplar ve eklerindeki ayrıntılı belgeler ortaya çıktı. Ama mesela, daha da önemlisi, Osmanlı hükümetinin daha tehcir ve katliamlar sürerken 1916 yılında Dahiliye Nezareti’nin talimatı ve Ticaret ve Ziraat Nezareti’nin girişimiyle, ABD hükümetinden ve batılı sigorta şirketlerinden poliçe sahiplerinin ölüm tazminatlarının Osmanlı devletine ödenmesini sağlamak amacıyla isim listelerini resmen talep eden mektupları, Morgenthau’nun tanıklığını doğrulayan, aklın zor alacağı bir gerçeğin kanıtlarını ortaya çıkardı: Kendi vatandaşlarını ölüme gönderen, onların ölümünden sorumlu olan devlet, bir yandan onları yalnızca “tehcir” ettiğini, bir yerden alıp başka bir yere yerleştirdiğini iddia ederken, aynı anda, onların “ölmüş kabul edilmesi gerektiğini ve varislerinin bile kalmadığını” iddia ediyor, bu gerekçeyle ölümlerinden ve varislerine ödenmesi gereken doğan parasal haklarına el koymak istiyordu.
Gemlik’te “Ruslarla işbirliği yapan Ermeni komitacı”
Belge mi isteniyor? İşte belge: Amerikan Ulusal Arşivleri’ndeki, RG 84, dosya 850.6 sayılı belge, İsviçreli La Federale Insurance Company adlı sigorta şirketin iç yazışması. Şirketin İstanbul’daki temsilcisi, şirket merkezine yazdığı, yardım isteyen yazıda, “Ticaret ve Ziraat Nezareti adına Müşavir Mustafa” tarafından kendilerine gönderilen 10 Mart 1916 tarihli bir yazıyı aktarıyor. Aslı Fransızca olup İngilizce çevirisi verilen yazıda, Dahiliye Nezareti’nin emriyle belirtilen yerlerde Ermenilere ait hesapların bir listesinin Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne iletilmesi talep ediliyor. Yazıda, hayat sigortası yaptıran Ermenilerin bulunduğu yerler şöyle sıralanıyor: Rodosto (Tekirdağ), Adana, Cebeli Bereket (Osmaniye), Kozan, Yozgat, Ankara, Erzurum, Bitlis, Halep, Antalya, Gemlik, Bilecik, Sivas, Merzifon, Tokat, Samsun, Ordu, Trabzon, Konya, Mamurat-ül Aziz (Elazığ), İzmit, Adapazarı, Sivrihisar, Eskişehir, Kayseri, Develi, Niğde, Afyonkarahisar, Urfa. Adı belirtilen yerlerin coğrafi dağılımı, Osmanlı yöneticilerinin ölü saydığı Ermeni sigorta poliçesi sahiplerinin ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunun, tehcir emri çıkarılarak öldürülen, öldürtülen, ya da ölümüne yol açılan Ermenilerin “Rus cephesinde Ruslarla işbirliği yapan Ermeni komitacıları”ndan ibaret olmadığının en açık kanıtlarından biri.
Yazıda bu listelerin, adı geçen yerlerdeki sigorta acentası yöneticileri aracılığıyla buralardaki tasfiye komisyonlarına, eğer tasfiye komisyonu kurulmamışsa, doğrudan Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne iletilmesi isteniyor. Aynı tarihlerde The New York Life Insurance ve Equitable Life of New York’a da benzer yazılar gönderilerek, bu sigorta şirketlerinde hesapları bulunan Ermenilerin listeleri isteniyor.
Sigorta şirketlerine dönecek olursak, çok kısa bir süre içinde, birkaç ayda, binlerce hayat sigortalının hayatını kaybetmiş olması, ödenecek tazminatların olağanüstü boyutları sigorta şirketlerin paniğe kapılmasına yol açıyor. Kimi oyalama taktiğine başvuruyor, kimi mali yükümlülüğü Osmanlı Devleti’nin üstlenmesi gerektiğini ileri sürüyor, bazı sigorta şirketleri de, örneğin New York Life Insurance, çareyi tazminatı ödemek için varislerden, yakınlarının“ölüm sertifikaları”nı almalarını ve kendilerine ulaştırmalarını şart koşuyor! Ölüm belgelerini kim verecek? Devlet yetkilileri. Onları ölüme gönderenler ve ölüme değil yeni yerleşim yerlerine gönderdiklerini iddia edenler. Alay eder gibi, değil mi? Kimi vakada da şirketler, tazminat ödememek için Nisan 1915’e kadar düzenli ödenen sigorta primlerinin birden ödenmemeye başlaması ve ödenmemiş primler nedeniyle poliçenin geçerliliği kalmadığı gibi gerekçelere başvuruyorlar. Primlerin neden ödenmediği apaçık ortada olduğu halde.
Ele geçen belgelerden İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin, Anadolu’daki konsolosluk görevlilerinin ve misyonerlerinin yardımıyla 1919-1921 yılları arasında bir avuç Ermeni varisin, soykırım sırasında kaybettikleri poliçe sahibi yakınlarının tazminatlarını sigorta şirketlerinden almayı başardığı anlaşılıyor.
Türk medyasının haberi veriş tarzı
Türkiye’de TV kanalları ve gazeteler ABD mahkemesinin soykırım kurbanı hayat poliçesi sahibi Ermenilerin varislerine sigorta şirketlerine dava açma hakkını iptal eden kararını açıktan koyuya değişen tonlarda kendini gösteren bir memnuniyetle verdi. Üstünkörü bir taramayla görünen o ki, kıyıdakileri ve marjinalleri bir yana bırakalım, ana akım medyanın manşetlerine göre bu gelişme “Ermeniler”e bir “darbe” (örneğin Radikal, Vatan, Haber Türk), bir “tokat”tı (Hürriyet). Üstelik tokatı ya da darbeyi yiyen şu ya da bu Ermeni değil, topluca “Ermeniler”di. Manşetlerin hiçbiri, mesela, “Ermeni Varisler” ya da “California’daki Ermeniler”, “Sigorta Şirketlerinden Alacaklı Ermeniler” gibi sınırlayıcı bir belirleme yapmadı. Hatta hatta, tokatı yiyen, Türkiye’de pek sevilen bir ifadeyle “ABD’deki Ermeni Lobisi” bile değildi. Topluca “Ermeniler”di. Bütün Ermeniler. Almanya’da belirli konuda hakkını arayan bir grup Türk’aleyhine verilen bir mahkeme kararının Alman gazetelerinde “Türklere darbe” ya da “Türklere tokat” diye haber yapılmasına anında tepki gösterecek Radikal’in, Vatan’ın, HaberTürk’ün, Hürriyet’in Türk okurlarının, aynı şey Ermeniler için söz konusu olduğunda böyle bir dili gayet güzel içselleştirerek kullanmaları, gazete editörlerinin bunun okurları tarafından yadırganmayacağından bu kadar emin bir şekilde böyle başlıklar kullanmaları aslında neyin ne kadar hücrelerimize işlediğinin en somut göstergesi.
Haberi, hayat sigortası yaptırmış, primlerini düzenli yatırmış onbinlerce Ermeni’nin birkaç ay içinde hayatını kaybetmesi sonucunda varislerinin yasal haklarını alma mücadelesinin, Türk okurları tarafından, “Ermenilerin Türkiye’den tazminat talebi” şeklinde algılanmasına müsait manşetlerle veren ana akım medyamız hepimizin utancı olmalı. Ama utanmak için önce utanılacak şeyleri merak edip öğrenmek, bilmek gerek. Oysa hayat gösteriyor ki, insan bilmek istediğini biliyor, görmek istediğini görüyor. Merak edenler için gerçek hiç de ulaşılmaz değil. Merak etmek için de vicdan ve adalet duygusu gerekiyor. Bilgi sonra geliyor.
[1] Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story, Gomidas Institute, 2000, s.225. Buradaki alıntının çevirisi bana ait. Bu kitabın Türkçe çevirisi Belge Yayınları tarafından 2005 yılında yayımlandı (Çeviren Atilla Tuygan).
[2] Hrayr S. Karagueuzian, Unclaimed Life Insurance Policies in the Aftermath of the Armenian Genocide, Armenian Forum Studies 2, No.2, s. 1-55, © Gomidas Institute, 2000. Internetten izini bulup peşine düştüğüm, elektronik ortama aktarılmamış olan bu makaleyi bana ulaştıran Gomidas Enstitüsü’ne teşekkürler.
-
Savaşa, milliyetçiliğe, ırkçılığa karşı ilk sivil inisiyatif:
ARKADAŞIMA DOKUNMA!
Bianet 28 Aralık 2014
Ayşe Günaysu
Yıl 1994. Kürt illerinde gözaltında kayıplar, faili meçhuller, köy boşaltıp yakmalar yıllarıydı. Siyasi arenada Demokrasi Partisi’nin (DEP) yalnız kaldığı ve ağır saldırı altında olduğu yıllardı. Feminist hareketten ve insan hakları mücadelesinden birbirini tanıyan bir grup kadındık. Neredeyse hepimiz sosyalist gelenekten geliyorduk ve çoğumuz üyesi olduğu eski sosyalist/komünist partileri, devrimci örgütleri benzer nedenlerle terk etmiştik. Savaşa, yükselen Kürt düşmanlığına, ırkçılığa, milliyetçiliğe karşı isyanımız, toplumun Türk kesiminden bir ses yükselmesi için bir şeyler yapma isteğimiz bizi bir araya getirmişti. Feministler bir süredir zaten siyasi olarak son derece aktifti. Türkiye’de F tipi cezaevleri uygulamasının ilk işareti niteliğindeki 1 Ağustos 1989 genelgesi ve tutukluların Eskişehir cezaevine nakilleri sırasında iki kişinin ölmesi üzerine 9 Ağustos Çarşamba günü, siyahlar giyen kadınlar Cağaloğlu Meydanı’nda yere yatarak yolu bir süre trafiğe kapatmıştı. Bir araya gelmemizde böyle bir canlı hareketlilik sergileyen feminist kadınlar önemli bir rol oynadı. İnsan Hakları Derneği de, meslek odaları ve sendikalar dışında sivil toplum diye bir şeyin olmadığı, var olanın da görmediği Kürt illerindeki insan hakları ihlallerinin en yakın takipçisiydi. Yayınladığı raporlar o yıllarda Kürt sorununa ilişkin tarihe düşülen önemli kayıtlardı.
Neredeyse hepimiz Kürt olmayan kadınlardık. Bunun bir anlamı vardı. Dediğim gibi, Kürtlere yönelik baskılara karşı Türkler arasından birilerinin ayağa kalkmasını siyasetin de üstünde, ahlaki bir duruş olarak görüyorduk.
4 Eylül 1993’te Mardin DEP milletvekili Mehmet Sincar’ın faili meçhul cinayetleri araştırmak üzere gittiği Batman’da vurularak öldürülmesi, Kürt olduğun zaman milletvekili bile olsan can güvenliğinin olmadığının en açık kanıtı ve hepimizi bir şeyler yapmaya iten bir milat olmuştu. Hemen ardından içimizden bir grup kadın DEP İstanbul İl örgütünü ziyaret ederek, dayanışma amacıyla üye olduk.
Mehmet Sincar’ın cenazesi için Ankara’ya gelen otobüslerin aranması sırasında nüfus cüzdanlarına bakılıp Kürt olanların polis tarafından otobüslerden indirilmesi ve Kürtlere yönelik çok çeşitli, salt Kürt olmalarından kaynaklı benzeri ayrımcılık örnekleri sonucunda 9 Mart 1994’te Cumhuriyet gazetesine (o yıllarda Cumhuriyet hâlâ muhalif kimliğini bir ölçüde sürdürüyordu) bir ilan verdik. “Biz Kürt olmayan kadınlar nüfus kağıtlarımızın bize verdiği ayrıcalıktan utanç duyuyoruz.” Bir gecede, evlerimize gelen telefonlarla 104 imza toplandı. Ne yazık ki o ilanı saklamamışım, altındaki imzaları da burada paylaşamıyorum.
Semra Somersan önerdi: Arkadaşıma Dokunma!
O ilan vesilesiyle kurulan ağ gelişti, cep telefonlarının olmadığı o dönemde ev ve işyerlerimizin telefonlarından haberleşerek o hafta neresi uygunsa, nereyi bulursak orada toplanmaya başladık. Kimler miydik? Aklımda kalanları yazmak istiyor, hatırlayamadığım, bu yüzden adını anamadıklarımdan özür diliyor, isimleri alfabetik sıraya koyuyor ve bu vesileyle çok azını hâlâ seyrek de olsa gördüğüm, bir bölümünü hiç göremediğim arkadaşlarıma bu satırlardan, o günleri hatırlayıp burnumun direği sızlayarak selam gönderiyorum: Beril Eyüboğlu, Esra Koç, Fethiye Çetin, Filiz Karakuş, Filiz Koçali, Gönül Morgül, Gülgün Efendioğlu, Gülnur Savran, Minu İnkaya, Nadire Mater, Nazmiye Güçlü, Neşe Ozan, Nuran Ağan, Nurten Tuç, Oya Coşkun, Semra Somersan, Sonat Zelyüt, Yelda.
Bu toplantılarından birinde artık bir ismimiz olsun dedik. O toplantıyı gayet net hazırlıyorum. Galiba Makina Mühendisleri Odası’nın toplantı odalarından biriydi. Geniş bir yerdi, yine yuvarlak oturmuştuk. Önerilen isimler dönmeye başladı. Semra Somersan’ın önerisi ise hemen, istisnasız hepimiz tarafından kabul gördü: “Arkadaşıma Dokunma”. Bu, Fransa’da 1984-85 yıllarında aktif olan ırkçılık karşıtı SOS Racisme hareketinin sloganı olan ve daha sonra Belçika, Hollanda, Danimarka ve Almanya’ya yayılan “Touche pas a mon pote!” sloganıydı; yani Arkadaşıma Dokunma! İlk işimiz, beyaz zemin üzerine, siyah, “dur” diyen ve içinde Arkadaşıma Dokunma yazan bir elin bulunduğu rozetlerimizi bastırmak oldu. Her fırsatta sepet içinde insanlara dağıtmak dışında, hepimiz çantalarımıza, yakalarımıza taktık. Kayıt tutma, arşiv oluşturma konusundaki beceriksizliğim nedeniyle elimde kitap fuarı için hazırladığımız, üzerinde Türkçenin dışında çeşitli dillerde Arkadaşıma Dokunma yazan kitap ayraçları, hangi yıla ait olduğunu yazmayı unuttuğumuz tek yapraklık bir takvim dışında hiçbir şey bulamadım dosyalarım arasında.
Kampanya bizim bile beklemediğimiz bir yaygınlığa ulaştı. Bunda önce Express, ardından Leman dergilerinin sağladığı desteğin ve sayfalarını kampanyaya açmalarının büyük rolü oldu. Dergilerin sayfalarına hiç tanımadığımız kişilerden, temasımız olmayan çevrelerden mesajlar yağmaya başladı. İnsanlar “Arkadaşım Dokunma” sözünün kendilerine ne düşündürdüğünü, bu sözün onlarda uyandırdığı duyguları yazmaya başladı.
“Rosan’ı görmek istiyorum, Rosan’a dokunma!”
Express dergisine ilk mesaj gönderen Arkadaşıma Dokunma grubu bireylerinden birkaçının sözlerini, eski bilgisayarımdaki dosyalardan bulmuş ve daha önce şimdi hatırlamadığım bir araştırmacının isteği üzerine onunla paylaşmıştım:
“Ermeni iş arkadaşım sevgili Aramis’e, şu anda yaşayıp yaşamadıklarını bilemediğim, taze fasulye yemeyerek, gündüzleri uyumayarak çileden çıkardığım Rum bakıcım Madam Eleni’ye, beş yaşımın Tarlabaşı’sında bana hep badem şekeri veren, kocası itfaiyesi olan Madam Proso’ya, sarışınım diye beni her teneffüs döven sınıf arkadaşım Kürt Mahmut’a dokunulmasını istemiyorum.” Yelda.
“Ceren beş yaşında. Kuaförde annesini beklerken bir yandan da kadınların konuşmalarını dinliyordu. Kadınlar, ölen askerlerin annelerinin nasıl ağladıklarını anlatıyordu. Ceren annesine dönüp ‘Annecigim peki ölen teröristlerin anneleri ağlamıyor mu’ diye sordu. Kuafördeki bütün kadınlar ağladı.” Nazmiye Güçlü
“Şırnak bombalandığında Kumçatı’da çadırda ‘görüyorsunuz bize yaptıklarını, artık okula gitmek istemiyorum’ diyen Gurbet’i merak ediyorum. Onun da tüm çocuklar gibi, öteki Kürt çocuklarıyla birlikte kendi dilinde okumasını istiyorum. Gurbet’e dokunma! Maral, kızım Çiğdem’in arkadaşı. Lisede, Ermeni. Maral’ın üzülmesini istemiyorum. Maral’a dokunma! Batman uçağında tanıştığım asker Fahrettin’i merak ediyorum. Onun yüzünü gazetelerde görmek istemiyorum. Fahrettin’e dokunma! Arkadaşım Rum Frango’ya dokunuldu. O şimdi Yunanistan’da. En son Diyarbakır’da ayrılırken Rosan’a ‘görüşürüz’ dediğimde ‘o güne kadar ölmezsem’ dedi. Rosan’ı görmek istiyorum. Rosan’a dokunma!” Nadire Mater.
Şimdi düşünüyorum da, geleneksel anlamda, formel örgütsüzlüğün o kendine özgü dinamizmi, bireyin özgür iradesiyle seçimini yapmaya izin vermesi, yaratıcı bir kendiliğindenliğe alan açması, belki de Türkiye’nin yakın tarihinde kamuoyunda yankı bulmuş ilk örgütsüz sivil inisiyatifi olmamıza yol açan bence önemli nedenlerinden biriydi.
1996 TÜYAP Kitap Fuarı’nda stand açtığımızı, rozetlerimizi, kitap ayraçlarımızı, broşürlerimizi sergilediğimizi ve bir defter açtığımızı hatırlıyorum. Standa gelenlere bu deftere ne düşündüklerini yazmalarını istiyorduk. O defter de ne oldu bilmiyorum.
“Bu Kurtuluşçular arasında ne arıyorsun?”
Yaygınlaşıp, sokaktaki insana ulaştığında, Arkadaşıma Dokunma kampanyası da sokağa çıkmaya karar verdi. Bir broşür hazırlandı. Broşürü saklayan, elektronik formatta bana ulaştırarak buraya bölümler alabilmemi sağlayan Nadire Mater’e teşekkür ederim. Bir teşekkür de, arşivleme konusundaki titizliğine şahsen epeyce çok şey borçlu olduğum Yelda’ya. Cumhuriyet’in 29 Mart 1994 tarihli kupürünü bana elektronik formatta göndererek gazeteye verdiğimiz ilanın tarihini ve kaç kişinin imzaladığı bilgisini Bianet okurlarıyla paylaşmamı sağlayandır.
Böylece, broşürü etkinlikler, kitap fuarları dışında, sokaklarda da dağıtma karar aldık ve gözaltıyla karşılaştık. Ortaköy meydanında broşürümüzü dağıtanlardan, dayanışma için bize katılan arkadaşımız Cihat Büyük, Filiz Koçali, Nadire Mater ve Sonat Zelyut polis tarafından gözaltına alınıp emniyete götürüldü. Saatlerce yüzler duvara dönük ayakta tutuldular ve sözlü tacize uğradılar. Sonunda yapılan girişimler sonucunda serbest bırakıldılar. “Arkadaşıma Dokunma” sözüne tahammül edilemeyen bir ülkede yaşıyorduk. Ama her gözaltı gibi sonrasında gülecek çok şey bulduk. Diğer üç “şüpheli”nin Kurtuluş siyasetinden gelme olduğunu tabii ki bildiklerinden, bir sivil polisin Nadire Mater’e, sanki Dev Yol yetkililerinden biriymiş gibi, “senin bu Kurtuluşçular arasında ne işin var?” demesinin gözlerimizden yaş getirene kadar güldürdüğünü hatırlıyorum.
Irkçılığa ve milliyetçiliğe bir karşı duruş
Arkadaşıma Dokunma broşürü NEDEN ARKADAŞIMA DOKUNMA? sorusuyla başlıyor ve soruya, “ARKADAŞIMA DOKUNMA kampanyası ırkçılığa ve milliyetçiliğe bir karşı duruştur. Gerek resmi politikaları biçimlendiren, gerekse bu politikaların yönlendirmesiyle tek tek insanların önyargılarında yaşayan, kimi zaman açık, kimi zaman örtülü ırkçılığı ve milliyetçiliği reddetmeye bir çağrıdır” cevabı veriliyordu.
Nadire Mater’den elime ulaşan pdf formatındaki versiyonunda, broşürün en sonunda hazırlayanların isimlerinin alfabetik sıraya uygun konulduğunu görüyorum: Ayşe Günaysu, Beril Eyüboğlu, Esra Koç, Filiz Karakuş, Filiz Koçali, Gönül Morgül, Gülgün Efendioğlu, Nadire Mater, Nuran Ağan, Sonat Zelyüt, Yelda. Ve o an, sayfa düzenini Nuran Ağan’ın yaptığını, birlikte bir gece bilgisayar başında saatler geçirdiğimizi hatırlıyorum.
Broşürde kampanyanın, “Irkçılık ne Güney Afrika kadar uzak, ne de oradaki gibi ak ve kara. Ne mutlu Türküm diyene sözünden rahatsız olmuyorsak ırkçılık içimizde” dediği, “temelinde ırkçılık ve milliyetçiliğin yattığı uygulama ve önyargılara karşı çıkan herkesi tepkisini dile getirmeye” çağırdığı ilan ediliyordu.
Broşür, Arkadaşıma Dokunma kampanyasının BİR BARIŞ ÇAĞRISI olduğunu duyuruyor ve şöyle deniyordu: “18 Eylül 1930 da dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt değil miydi şu sözlerin sahibi? ‘Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı; dost ve düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.’ 47 farklı etnik kökenden gelen insanların yaşadığı bu ülkede kurulu Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde işte bu düşünce var. Bu düşünce üzerine temellendirildi ulusal politikalar. Böyle yürürlüğe konuldu 1943 yılında adına “varlık vergisi” denilen ama aslında azınlıkların bu ülkede var olma koşullarını fiilen yok etmeyi amaçlayan uygulama. Böyle toplama kamplarına gönderildi azınlıklardan vergisini ödeyemeyen 8 bin kişi. ‘Mübadele’de bir anda 1 milyon 200 bir Rum böyle kovuldu yurtlarından. Böyle yetiştirildi çocuklar ve tahrip edildi kiliseler, kırıldı mezar taşları. 6-7 Eylül’de Müslüman olmayan azınlıkların işyerleri böyle yağmalandı. Böyle kuruldu Kürt ellerinde darağaçları. 50’lerde, 60’larda, 70’lerde böyle sürdü gitti jandarma dayağı, kurşuna dizildi sırt hamalları sorgusuz, sualsiz, yargısız. Ve böyle gelindi 1980’lere. Giderek daha çok sayıda Kürt dağa çıkmaya, askere giden gençlerin tabutları dönmeye başladı memleketlerine.“
Burada alıntılanan Mahmut Esat Bozkurt’un sözleri henüz yeni yeni, başta Rıfat Bali’ninkiler olmak üzere o yılların kitaplarında bulunabiliyordu, ama Türkiye toplumunun muhalif kesiminde dolaşıma girmesi için en az 10 yıl, sosyal medyada dolaşacak kadar en azından bir kesim tarafından tanınır olması için (annemi hâlâ bu sözlerin gerçek olduğuna ikna edemedim!) 20 yıl geçmesi gerekecekti. Yani, kısacası Arkadaşıma Dokunma ırkçı tarihimize işaret eden ilk sivil insiyatif oldu.
“Başkasının ırkçılığını görmek ve lanetlemek daha kolaydır”
Hazır elimizdeki ender arşiv kayıtlarından olan broşür elime geçmişken, burada yer alan birkaç mesajı da okurlarla paylaşmak istiyorum:
“Bir tek insanın öldürülmesi bile bize acı vermeli. 1992 yılı boyunca ölen 3 bin 758 insanın her biri umutlarıyla, sevgileriyle, sevenleriyle bizden biriydiler. Onların yaşam hakkı savaşta ellerinden alındı. Üç küçük Kürt çocuğu sokakta oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Oysa sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Panzerden tarandılar. Boncuk kara gözlü 3.5 yaşındaki oğlan öldü. 3 bin 758’den biriydi. Uzun boylu dalgalı saçlı gerilla kız çatışmada vuruldu, öldü, ölü ele geçirildi. Anası gizli gizli ağladı. 3 bin 758’den biriydi o. Askerdi. Kurada güneydoğu çıkınca içi ürperdi. Gitti. Vuruldu. 3 bin 758’den biriydi o. Oğullarımızın askere gidip öldürmek zorunda bırakılmalarını ya da ölmelerini – ölü ele geçirilmelerini- istemiyorum. Türk ve Kürt anaların ağlamaması için savaşa son.” Sonat Zelyut
“Ceren beş yaşında. Kuaförde annesini beklerken bir yandan da kadınların konuşmalarını dinliyordu. Kadınlar ölen askerlerin annelerinin nasıl ağladıklarını anlatıyordu. Ceren annesine dönüp, ‘Anneciğim peki ölen teröristlerin anneleri ağlamıyor mu?’ diye sordu. Kuafördeki bütün kadınlar ağladı.” Nazmiye Güçlü
“Oğlum 11 yaşında. Askerlik çağında değil henüz. Ama savaşa hayır diye bağırırken, yarın kendi oğlumu bir savaşın ortasına, askere yollayıp kaybetmek istemiyorum. Onun ve tüm çocukların hiçbir nedenle, hele savaşın hiçbir tarafı değillerken, savaş nedeniyle ölmelerini istemiyorum. Bugün askere gittiği için savaşmak zorunda kalan ve yitip giden oğullarına ağlayan annelere, yarın ben de katılmak istemiyorum! Oğlum, kızım ve diğerleri, sizlere dokunulmasına izin vermeyeceğiz. Eminim siz de vermeyeceksiniz.” Gönül Morgül
Broşürün “Başkalarının ırkçılığına karşı çıkmak her zaman daha kolay” başlığının altında da şöyle yazıyor: “47 etnik grubun yaşadığı ama en çok satanlar arasında yer alan bir gazetenin, Hürriyet’in logosunun altında ‘Türkiye Türklerindir’ yazısının yer aldığı, azınlık okullarının kapısında ‘Ne mutlu Türküm diyene’ tabelasının asılı olduğu, okullarda çocuklara her sabah ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, varlığım Türk varlığına armağan olsun’ andının 71 yıldır bir ağızdan okutulduğu bir ülkede bunun gibi her adımda rastlanan ırkçılık örneklerinden habersiz yaşayan insanlarımıza şaşırmadık. Çünkü başkasının ırkçılığını görmek ve lanetlemek daha kolaydır. Çünkü resmi tarih, resmi ideoloji, resmi söylem insanları öyle koşullandırır ki, her gün yaşananlar sorgulanmaz, nadiren gazete sayfalarına yansıyan olaylar ve tespitler ya okumaya değer görülmez, ya da belleklerde yer etmeden okunur, geçer.”
Türkiye’den ırkçılık örnekleri
Bu satırların altında Türkiye’deki ırkçılığa örnekler veriliyordu. Örnekler arasından birkaçını seçiyorum:
- Kürtçe isimlerin yasaklanması, nüfus müdürlüklerine “Türk çocuklarına verilmesi uygun bulunmayan isimler” listesi gönderilmesi, örneğin Velat, Yekbun, Zozan Ardıl, Rorint gibi isimlerin “sakıncalı isimler” arasında gösterilmesi,
- Türkiye’de Rumların sistemli biçimde yok edilmesi, 1964 sürgününün ardından 1925’te yaklaşık 124,000 olan İstanbullu Rum nüfusun 2.500’e düşmesi,
- Neve Şalom sinagoguna 1 Mart 1992 tarihinde yapılan bombalı saldırı, Adana’da Yahudi aleyhtarı bir bildirinin öğretmen tarafından okula getirilerek öğrencilere dağıtılması ve hakkında soruşturma açılmaması,
- Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ermeni okullarını gerekli gereksiz müfettiş denetimine tabi tutması ve Ocak 1994’te, dönemin İstanbul Milli Eğitim Müdürü Naci Akay’ın, İstanbul’daki tüm Azınlık okullarının müdür ve Türk müdür yardımcılarıyla yaptığı toplantıda, Türk Müdürlere hitaben “Milli görüşün sahibi sizsiniz. Bu okullarda olup biteni takip etmek ve bizlere haber vermek sizin göreviniz. Olup bitenleri bize bildirirseniz size müteşekkir oluruz. Aksi halde güle güle deriz” demesi yer alıyordu.
Burada Arkadaşıma Dokunma kampanyasının bir başka bakımdan da “ilk”ler arasında olduğu notunu düşmezsem, kampanyaya haksızlık ederim. Henüz Avrupa Birliği, dolayısıyla üyelik kriterlerinden biri olan “Azınlık Hakları” konusu Türkiye kamuoyunun gündemine girmemişti. Yelda’nın yayına hazırladığı Birikim’in Nisan-Mayıs 1995 “Etnik Kimlik ve Azınlıklar” özel sayısı ve yazılarını yayınladığı ÖDP’nin haftalık Söz dergisi hariç Ermeni, Rum, Yahudi ve diğer gayrimüslimlere yönelik hak ihlalleri muhaliflerin gündeminde de yoktu. Arkadaşıma Dokunma bu bakımdan da bir “ilk”ti; Kürtlerle dayanışmanın vazgeçilmezliği inancı ve Kürtlere yapılanlara isyanla yola çıkmıştı, ama giderek bütün Türk ve Sünni Müslüman olmayanlara yapılan ayrımcılığa karşı çıktı.
Hem, yakın tarihin Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini hedef alan ilk sivil girişimlerinden birisini genç kuşaklarla paylaşmak, ama aynı zamanda o dönem neredeyse birbirimizden ayrılmadan, birlikte yiyip içtiğimiz, yatıp kalktığımız diyeceğim kadar yakın çalıştığımız bir avuç sevgili dosta sıcak bir selam etmeye yarayacağını umduğum bu yazıyı, Arkadaşıma Dokunma broşürünün son satırlarıyla bitireyim, izninizle:
ARKADAŞIMA DOKUNMA, HERKESİN – Irkçılık ve milliyetçiliğin resmi politika ve uygulamalardan ve insanların bilinçlerinden yok edilmesi, süregelen savaş koşullarının barışa dönüştürülmesi, gözaltında kayıplar, yargısız infazlar gibi insan hakları ihlallerine son verilmesi talebini benimseyen herkesin sözüdür, “ARKADAŞIMA DOKUNMA!”
-
Sosyalist geçmişimizin Yahudi kökleri:
SELANİK İŞÇİ FEDERASYONU
Ayşe Günaysu
(2005’te 78’liler Vakfı’nın Tükenmez Dergisi’nde yayınlanan yazı)
Türkiye’de sosyalizmin tarihine emek veren az sayıda araştırmacı 1960’lı yıllardan bu yana Türkiye sosyalist hareketinin Osmanlı dönemindeki Ermeni, Rum, Yahudi köklerini yazadursun, popüler sol kültürümüzde sosyalist geçmişimiz en fazla Milli Mücadele’ye kadar uzanır. Geniş sol kamuoyu algısında Türkiye sosyalizmi/komünizminin miladı, Mustafa Suphi’lerdir. Oysa bu topraklarda, örneğin daha 1890’larda “Öyleyse, kahrolsun sınırlar, kahrolsun milliyetler, kahrolsun bizi bölen din dogmaları, kahrolsun ‘senin-benim’ ayrımı ve nihayet, kahrolsun otoritenin varlığını haklıymış gibi gösteren ve dünya kardeşlik ve mutluluğuna zarar veren her şey” diye yazan, Anarşist Enternasyonal üyesi Rumca yayınlar vardı.[1]. Azami Programı’na, “Özel mülkiyet, bütün insanlığın türlü biçimlerdeki köleliğine dayanmaktadır. (…) bu haksız duruma ancak sosyalist örgütlenme, halkın doğrudan iktidarını kurup koruyarak (…) çare bulabilir” diye yazan Ermeni sosyalist partiler vardı.[2]
Hadi diyelim, 1914’ten başlayarak sadece birkaç yıl içinde ekonomisi, kurumları, meslekleri, edebiyatı, sanatı, mimarisi ve yayın dünyası ile Rum ve Ermenilere ait bütün bir toplumsal dokunun yok edildiği koşullarda solun da demografik olarak Türkleşmesi kaçınılmazdı. Peki ya kolektif sol hafızanın da Türkleşmesine ne demeli?
Selanik Yahudi proletaryası
Eski teorisyen Yalçın Küçük ile yeni entelektüel Soner Yalçın’ın soy-sop izini sürmede Nazilere taş çıkartan kitaplarının peynir ekmek gibi satıldığı şimdilerde Selanik deyince akla en çok, Türkiye’yi perde arkasında sessiz ve derinden yöneten Sabetaycılar gelir oldu. Oysa Selanik, Osmanlı İmparatorluğunda ilk ciddi, en kitlesel ve sosyalist nitelikte işçi örgütlenmesine sahne olan şehir. Tüm işkollarından ve tüm Balkan halklarından işçilerin kızıl bayraklarla yürüdüğü, çok çeşitli dillerde sosyalist manifestoların, bildirilerinin dağıtıldığı, dergi ve gazetelerin basıldığı, sosyalist eğitim çalışmalarının yapıldığı sanayi merkezi.
Rumlardan Bulgarlara, Sırplardan Türklere kadar büyük bir etnik çeşitliliğe sahip olsa da, Selanik esas olarak bir Yahudi şehriydi. Proletaryanın önemli bir kesimi Yahudilerden oluşuyordu. 1908’den Balkan savaşına kadar kent yaşamına damgasını vuran ve sosyalist işçi hareketleri tarihinde özel bir yeri olan Selanik İşçi Federasyonu son derece şaşırtıcı, deyim yerindeyse olağandışı bir olguydu. Gerçi sadece Yahudi emekçilere değil, bir bütün olarak Selanik proletaryasına seslenen sosyalist bir örgüt kimliğindeydi; ancak 1909’da Bulgar sosyalistlerinin ayrılmasıyla Federasyon artık tamamen Yahudi proletaryasının örgütü haline geldi. Federasyonun tabanını Yahudi sendikaları oluşturuyordu.
Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı örgüt
Günlerden 1 Mayıs, sene 1911. Osmanlı’nın en önemli kentlerinden, tek başına tüm imparatorluğun dış ticaretinin yedide birini gerçekleştiren limanı, gelişmiş sanayi kolları ve güçlü proletaryasıyla Selanik, 1 Mayıs işçi bayramını o güne kadar görülmemiş bir kitlesellikle kutluyordu. Bütün kentin yakından tanıdığı çekiç tutan el simgeli Selanik İşçi Federasyonu’nun raporunda o günkü gösteriler şöyle anlatılıyor:
“Federasyonumuzun çağrısına 14’ü aşkın sendika uydu. Sendika üyesi olmayan çok sayıda işçi de harekete katıldı. Bütün çalışma erbabı – arabacılar, kayıkçılar, rıhtım hamalları, yükleme/boşaltma işçileri iş bıraktıkları için, şehrimizde her türlü etkinlik durdu. (…) Öğleden sonra görkemli bir gösteri oldu. Başlarında bando-mızıka ile 7-8 yaşlarında bin kadar çocuk işçi önden yürüdü; onların arkasında da bütün sendika üyeleriyle üye olmayan pek çok işçinin oluşturduğu muazzam bir alay geçit resmi yaptı. Nüfusumuzun içindeki bütün milliyetler temsil edilmekteydi, bu müthiş bir izlenim yarattı.”[3]
Avram Benaroya’nın anılarında ise aynı miting için başka ayrıntılar da veriliyor: “12 bin işçinin grev yaptığı, 7 bin işçinin yürüyüşe katıldığı, sosyalist kızıl bayrakların dalgalandığı törende Enternasyonal marşı birçok dilde birden söylendi. Sosyalistler artık ağır basıyordu.”[4]
Dönemin önde gelen sosyalisti Avram Benaroya
Selanik İşçi Federasyonu’nun (SİF) kurucusu Avram Benaroya, kendi anlatımıyla bir Yahudi okulunda öğretmenlik yaparken, 1908 “devrim”iyle birlikte hukuk öğrenimini de yarıda bırakarak sendikal örgütlenmeye odaklanmak üzere matbaacılığa başladı. Daha sonra tütün işçiliği de yapan Benaroya kurucusu olduğu Selanik İşçi Federasyonu’nun ilk ve son Genel Sekreter’iydi. Benaroya’nın gerek Federasyonun kuruluşunda gerek faaliyetleri sırasında en yakın çalışma arkadaşlarından birçok kişinin (örneğin David Haguel, Alberto Arditti, Joseph Hazan) yaşamı Auschwitz’de son buldu.[5]
Osmanlı, Avram Benaroya’dan kurtulmak için çok çabaladı. Benaroya’nın Osmanlı vatandaşlığını iptal etmek için Dahiliye ile Hariciye Nezaretleri arasında uzun yazışmalar yapıldı.[6] Benaroya birçok kez tutuklandı, Selanik’ten sürüldü, dönüp yine çalışmalarına devam etti
SİF, resmen 1909’da kuruldu ama oluşumu 1908 Ağustos’unda Paul Dumont’un deyişiyle limanı günlerce felç eden rıhtım işçileri greviydi. Rıhtım işçilerine çok geçmeden herkes katıldı: “Telgrafçılar, tütün işleme atölyeleri işçileri, marangozlar, terziler, fırıncılar, kundura tamircileri, tramvay çalışanları, duvarcılar. Allatini fabrikasının tuğlacıları, Olympos birahanesinin 120 işçisi, sabun fabrikası işçileri, şekerlemeciler, Orosdi-Bak mağazasının tezgâhtarları, Benforado fabrikasının demir dökümcüleri… Birkaç hafta içinde, Selanik gazeteleri yirmi grevi haber vermektedir. (….) Fakat en çarpıcı grev, muhtemelen kahvehane ve lokanta garsonlarınınkiydi. 10 Eylül 1908’de onlar grev yapınca,şehrin sanki kalbi durmuş gibi oldu.” [7]
Türkiye sol hareketinin sadece şimdi değil, 1970’lerin yükselen işçi hareketleri döneminde bile hayâlini kurmakla yetinmek zorunda kaldığı bir şeydi yaşanan: Sosyalist hareketle, küçük esnaf ve zanaatkârlarında desteklediği işçi hareketi aynı kanaldan akıyordu.
Balkan savaşları ve bir rüyanın sonu
Selanik İşçi Federasyonu, diğer sosyalist Balkan örgütleri gibi Balkan savaşı patlak verdiğinde, halkların milli sınırlarla bölünmesine karşı çıktı, Osmanlı yönetimi altında, halklara kültürel özerkliğin tanındığı yerel özyönetimleri savundu. Irk ve din ayrımcılığını reddeden siyasal ve toplumsal eşitliği savundu, Türkiye’nin komşularının yayılmacı çabalarını kınadı.
Ne var ki, tıpkı sonraki dönemlerde de can acıtıcı örneklerine tanık olduğumuz gibi, o gün de sosyalist tezler, çok çeşitli dinamiklerin rol oynadığı hayatın gittikçe hızlanan akıntılarının yönünü değiştirecek güçte değildi. Milliyetçilik yükselişteydi ve Balkanlar’ın haritasını milliyetçilik çizdi. Ancak ne zafer haklılığın, ne de yenilgi haksızlığın göstergesi… Yüzyılın başında sosyalist tezlerin yenilgisi de onların yanlışlığını göstermiyor ama bence önemli bir şeye dikkat çekiyor: “İmkânsızı istemek” yüceltilirken, hayatla bağların koparılması tehlikesi küçümsenmemeli. Soru sormak, soru sormaktan korkmamak, inanmaktan çok öğrenmeye ağırlık vermek yaygınlaştırılmalı.
Öyleyse sözü bir soruyla bitirelim: Türkiye’de yaygın sol kültürün, yayımlanan kitaplara rağmen, Selanik Yahudi proletaryasının öncü rolünden haberinin olmaması tesadüf olabilir mi?
[1] Panayot Noutsos, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalist Hareketin Oluşmasında ve Gelişmesinde Rum Topluluğunun Rolü : 1876-1925, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, Derleyenler: Mete Tunçay – Erik Jan Zürcher, İletişim Yayınları, 1995
[2] Anahide ter Minassian, 1876-1923 Döneminde Osmanlı imparatorluğu’nda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğunun Rolü, a.g.e.
[3] Paul Dumont, Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu,: a.g.e.
[4] Emre Polat, Osmanlı’nın İlk Yahudi Sosyalisti – Avram Benaroya ve Faaliyetleri, Truva Yayınları, 2004. Bu kitabın eleştirisi için bkz. Haluk Hepkon, Durum Vahim Demektir, Radikal Kitap, 11 Şubat 2005.
[5] Avram Benaroya, A note on “The Socialist Federation of Saloniki”, Jewish Social Studies, 1949. Bu yazıyla birlikte Joshua Starr’ın “The Socialist Federation of Saloniki” makalesini (1945) bana sağladığı ve Emre Polat’ın Osmanlı’nın İlk Yahudi Sosyalisti kitabının eleştirisine dikkatimi çektiği için Rıfat N. Bali’ye teşekkür ederim.
[6] a.g.e.
[7] Paul Dumont, a.g.e
-
VATANSIZLIĞA ÖVGÜ
Ülkede Özgür Gündem
12 Nisan 2006Ayşe Günaysu
Vatansızlık, vazgeçmektir. Mülkiyet haklarından, sahiplenmekten vazgeçmektir. Burası, buralar, orası, oralar, hepsi benim, tek bir çakıl taşını bile vermem demekten hicap duymaktır. Vatansız bu yüzden paylaşımcıdır, insancıldır, dağa taşa “önce vatan” diye yazmak yerine, “önce insan” diyebilendir.
Vatansızlık kimsenin ev sahibi, kimsenin misafir olmama, dolayısıyla kimsenin kimseyi kovmaya hakkı olmama durumudur. Vatansızlık, bir büyük sofra özlemidir. Herkesin oturacak yeri olacağı, ekmeği bölüşeceği, yemişleri birbirine ikram ederek yiyeceği. Vatansızlık bu yüzden sınırsızlık demektir. Sınırların olmamasıdır. Kesintisiz bir geçişlilik, akışkanlık halidir. Vatansızlık ayrılıklar değil, buluşmalardır. Düşmansızlıktır, kahramansızlıktır, hainsizliktir, saldırgansızlıktır, kitle olmamak, kitleler halinde kabarmamak, tekil ama bir arada, birlikte olmaktır.
Vatansızlık uğruna canını vereceğin ve can alacağın bir toprak parçasının olmamasıdır. En büyük kötülükleri yapmayı mubah kılacak, suçluyu kahraman yapacak bir gerekçenin olmamasıdır. Bu yüzden vatansızlık hesap verebilirliktir. “Her şeyi vatan için yaptım” diyememektir. Ne yaptığını, neden, niçin yaptığını, dosdoğru söylemek zorunda kalmaktır. Ve bu yüzden, yani arkasına sığınacak mazeret olmadığı için, kendi vicdanınla baş başa kalmaktır.
Vatansızlık aynı zamanda başına buyrukluktur ve efendisizliktir. Ahlak anlayışına, kendi doğrularına uymayan bir şeyi sana yaptırmak için yüce bir gerekçe bulma şansını kimseye tanımamaktır. Bu yüzden de başı dikliktir.
Vatansızlık, silahsızlanmaktır. Savaşı anlamsızlaştırmaktır. Çocuklarını şehit olmak için yetiştirmemek, iki oğlum var onlar da feda olsun dememek, kendini demek zorunda hissetmemek, yani çocuğunu ve bütün çocukları özgürce sevebilmek, hiçbir şeyi onların iyiliğinin önüne geçirmemektir.
Vatansızlık evini, sokağını, çocukluğunu geçirdiğin okul bahçesini, çeşmeyi, dut ağacının gölgesini sevmek, özlemek, hasretini çekmek, ya da kovulduğun toprakların, büyükannelerinin, büyükbabalarının yurdunun seni çağırması, oraya dönmek istemek, orada kendini ait olduğun yerde hissetmek, orayı güzelleştirmek, yaşanır kılmak istemek, ama bayrağını, herhangi bir bayrağı, herhangi bir yere dikmek, devletini, ordusunu, polis teşkilatını kurmak gibi bir derdi olmamak demektir. Ama aynı zamanda ait olduğu, anasının atasının yattığı yerde insanca yaşamak isteyeni de vatan parçasında gözü olmakla suçlamamak, şüpheli şahıs yapmamak demektir. Vatansızlık toprağın insana değil, insanın toprağa, havaya, suya, gökyüzüne ait olmasıdır.
Bu yüzden de vatansızlık, iktidarsızlık demektir aynı zamanda. Gücün belirleyiciliğini, çözücülüğünü bile bile, son sözü gücün söylediğini, güçlü olanın haklı sayıldığını, güçlü olanın saygı ve sevgi gördüğünü, güçlüye tapıldığını, menzile ancak güçle ulaşılan bir dünyada yaşandığını bile bile, güçten, güce sahip olmaktan, ya da zaten sahip olduğu gücü kullanmaktan vazgeçmek demektir. Vatansızlık bütün silahları indirmek demektir.
-
DÜNYAYI VATAN HAİNLERİ KURTARACAK
Ayşe Günaysu
2013 Ülkede Özgür Gündem
2003 yılında Sırbistan’ın başkenti Belgrat’da bir yürüyüş.
Uluslararası Kayıplara Karşı Mücadele Günü.
Yürüyüşçüler, 1999’da Kosova’da Sırp milisleri tarafından Müslüman sivillere yönelik katliamlar sırasında kaybolan insanların hesabını sormaktalar. En önde, bir Sırp olan, insan hakları savunucusu, İnsani Hukuk Merkezi’nin kurucusu Natasa Kandic.
Yürüyüşün önü Sırp milliyetçileri tarafından kesilir. Sözlü sataşmalar başlar. İki grup göğüs göğüse gelir. Saldırgan grubun ön saflarında, yaşını başını almış Sırp milliyetçisi Nikola Popović, “satılmış, vatan haini” diyerek Natasa Kandic’in önüne dikilir. Kandic cevap olarak bütün gücüyle adamın yüzüne tokadı yapıştırır ve ağzına geleni söyler. Polis müdahale eder ve savcılık “şiddet” kullandığı ve polise direndiği gerekçesiyle Kandic’e dava açar. Sırp milliyetçi gruplar da Kandic’e karşı ayrıca çeşitli davalar açarlar. Mahkemede Kandic’in savunması tarihi bir cevaptır “Ben Sırp milliyetçiliğine karşı kendimi savundum!” Hakim Kandic’i beraat ettirir ve Sırp milliyetçileri hakimi de “Sırpların vatan haini” olarak ilan ederler.
-
Merhaba Dünya!
WordPress’e hoşgeldiniz! Bu sizin ilk gönderiniz. Blog yayınlama yolculuğunuzda ilk adımı atmak için düzenleyin veya silin.