Aman anti-siyonistliğimize halel gelmesin durumları!…

Ayşe Günaysu

Ülkede Özgür Gündem 22.11.2004

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da iki sinagoga yapılan saldırının birinci yıldönümünü Felluce manzaralarına infial duygularının baskısı altında sessiz sedasız yaşadık. Bir yıl öncesine dönecek olursak, bombalanan yerler eylemin vermek istediği mesajı çok açık bir şekilde anlatıyordu: Birincisi, eylem antisemitikti, yani Türkiye’deki ve dünyadaki Yahudi varlığına karşıydı. İkincisi Bin Ladin’in deyişiyle “Siyonist-Haçlı” ittifakının ortaklarından İngiltere’ye (çünkü ABD konsolosluğu zor hedefti) bir meydan okumaydı.

Bu iki mesaj bir araya gelince Türkiye solu sinagoglara saldırı gibi açık bir antisemit eylem karşısında tavır geliştirmede zorlandı (İngiliz konsolosluğu ile HSBC binasının bombalanması bağlamında “terör” olayları karşısındaki tavır bu yazının konusuna girmiyor). Çünkü İsrail Amerika’nın jandarmasıydı, İngiltere ise Amerika’nın baş müttefiki. Her ikisi de emperyalizmin temsilcisiydi. Dolayısıyla Yahudilerin ibadet yerlerine yapılan saldırı kesin bir dille kınansa anti-emperyalist kimliğe halel gelecekti.

Ama yakın geçmişin iki kutuplu dünyasının tutum almayı kolaylaştıran şematik düşünsel modeline alışık beyinlerimiz bu durumda da kolayını buldu: Eylemler anti-emperyalistti, dolayısıyla antisemitizm es geçilmeliydi. Kulağa ayrımcılık karşıtı gibi geldiği için demokrat çevrelerde alıcı bulan “yapılan Yahudilere değil hepimizedir” söylemi de yardıma koşunca sorun çözüldü: Tıpkı 11 Eylül ardından yapıldığı gibi, emperyalizmin gelmiş geçmiş bütün günahları tekrar bir bir sayıldıktan sonra, sivilleri  hedef alan eylemlere karşı çıkılır ve  “nereden gelirse gelsin” terör lanetlenir, olur biterdi. Antisemitik mesajdan hiç söz etmemeyi ar kabul edenler için de kolayı vardı: Bu mesele antisemitizm-siyonizm ikilisi çerçevesinde ele alınır, bir yerde mutlaka bu ikisinin madalyonun iki yüzü olduğu belirtilerek anti-emperyalistliğe/anti-siyonistliğe leke sürdürülmez, yine olur biterdi. 

Bir türlü verilemeyen mesaj

Yani sonuçta, “ama”sız, “ancak”sız, “olsa bile”siz, “ne var ki” siz, yani kayıtsız koşulsuz antisemitizmin reddi dile getirilemedi. En basitinden şöyle bir düşünce net bir şekilde ortaya konulmadı: “Dört saldırıdan ilk ikisi, Türkiyeli Yahudilerin ibadet yerlerine yapılmıştır. Bu, Türkiyeli Yahudilerin fiziki varlığına olduğu kadar, kültürel ve dinsel kimliğine de karşı yapılmış bir eylemdir. İsrail’in karar mekanizmalarında hiçbir şekilde yer almayan Türkiyeli Yahudilere karşı yapıldığı için ırkçı bir eylemdir. Lanetliyoruz.”

Bu, bombalamaların ardından yapılmadığı gibi, eylemin birinci yıldönümünde de yapılmadı. Sinagoglara saldırının Yahudi düşmanı içeriğinden söz edilmedi. Çünkü Yahudilerin en temel yaşam hakkını savunmanın bile anti-emperyalist, anti-ABD, anti-siyonist duruşu, Irak’taki direnişçilerle omuz omuza olma halini zedeleyeceği düşünüldü. Bu toz duman içinde birlikte tavır alınan anti-emperyalist, anti-ABD, anti-siyonist kampın bileşenlerinin Türkiyeli sosyalistler/demokratlar/yurtseverlerle hangi temel değerleri paylaştığı, nasıl bir toplum projesinde ortaklaşıldığı hiç sorgulanmadı. Tam tersine neredeyse bütün tarihi boyunca ve neredeyse her yerde özlediği halk desteğini bir türlü sağlayamamış, gösterilerde istisnalar hariç hep bir avuç kalmış Türk “sol”u, Irak’ta savaşa karşı eylemlerde hiç alışmadığı şekilde kendini büyük kalabalıkların ve geniş mi geniş bir cephenin parçası bulunca, normal zamanda bizi kulağımızdan tutup polise teslim eden bu halk nasıl oldu da birden bilinçlenip bizden yana çıktı diye sormak aklına gelmeden, zafer sarhoşu olup, meclise savaşı referanduma sunma önerisini bile kendi arasında tartıştı. Bu memlekette en temel insan haklarını bile referanduma sunmanın ne kadar tehlikeli olduğunu, mesela çoğunluğu “bölücü terörist”lerin idam cezasını hiç düşünmeden onaylayacak bir halka sahip olduğumuzu da unutup ilk kez geniş halk yığınlarıyla birlikte olmayı, kendi başarısı zannetti. 

Irkçılığın reddinde tavizsiz olmak

Denilebilir ki, “sol” için birçok konuda tavır almak eskisinden daha zor, çünkü her şey eskisinden daha karmaşık. Ama işin doğrusu şu ki, yakın geçmişin iki kutuplu dünyasında da işler şimdikinden daha az karmaşık değildi. Yalnızca insanlara seçmeleri için sunulan düşünsel modeller meseleyi karmaşıklığından arındırarak dost/düşman ayrımını basitleştiriyor, işi kolaylaştırıyordu. Örneğin sosyalizm adına yapılanlar yenir yutulur şeyler değildi; ama kafamızın huzurunu bozmamak isteyen bizler için iç rahatlatıcı reçeteler her zaman hazırdı: Kararlı bir anti-emperyalist olup ya “ulusal bağımsızlık savaşları”, “kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketleri” ve “sosyalist sistem” üçlüsünden yana tavır alarak gerisini fazla karıştırmazsınız, ya da Sovyetler Birliği’nin kapitalizme geri döndüğünü söyleyerek “kahrolsun Sovyet emperyalizmi/revizyonizmi/bürokratizmi” der ve gerçekten kapitalizme geçildiği zaman, daha önce “dönülen” kapitalizmin ne menem bir şey olduğu gibi zor sorularla uğraşmazsınız.  

Bu tür kolaylıklara alışmış beyinler, bugünün karmaşık ortamında da aynı şeyi yapıyor ve ABD’ye, diğer Batılı güçlere karşı eyleme geçenleri karşılarına almamak ve “emperyalizm”den yana görünmemek için ırkçılığı, insan hakları ihlallerini, uç noktalardaki cinsiyetçiliği, en geri aşiret  örgütlenmesine dayanan bir toplumsal yapılanmayı görmezden gelmek pahasına İslami çevrelerle ittifak kuruyorlar, sloganlarını ödünç alıyor, ortak tavır geliştiriyorlar.    

Evet durum gerçekten basite indirgenemeyecek kadar karışık bugünlerde. Ama en karmaşık dönemlerde bile ahlaklı bir duruş peşinde olanların kılavuz edinebilecekleri temel ilkeler var. Her türlü politik mülahazanın üstünde ve ötesinde  temiz kalmak isteyenlerin pusulası insan hakları ahlakı ve ırkçılık karşıtlığı olmalıdır. Takım tutar gibi taraf tutmak yerine, sempati duyduğumuz kampın insan hakları ihlallerine ve ırkçılığına da kayıtsız şartsız, tavizsiz, “ama”sız karşı çıkarsak, kendimizi bir nedenle hasbelkader aynı cephede bulduğumuz kişilerle aramızdaki ayrım noktalarının üstünü örtmez ve ilkesiz ittifaklara girmezsek en karmaşık ortamda bile yolumuzu bulmak hiç de o kadar zor değil.

Irkçılığın en yaygın biçimi

Dolayısıyla 15 Kasım 2003’te Neve Şalom ve Beth Israil sinagoglarının bombalanmasını antisemit bir eylem olarak lanetlemek, adil bir dünyadan yana olmayı bulanıklaştıran değil, netleştiren bir tutum. Çünkü antisemitizm, Yahudi düşmanlığı, ırkçılığın en tehlikeli biçimi, en yaygını. Belirli bir kimliğe karşı ırkçılık belirli coğrafyalarla sınırlı iken antisemitizm coğrafi sınır tanımaz. Bir ülkede ırkçılığa maruz kalanlar, diğerlerinde rahat edebilirler. Gidecek yerleri vardır yani. Bir kimliğe karşı ırkçılık birden fazla ülkeyi kapsasa bile sınırlar en fazla doğu-batı, kuzey-güney ekseninde genişler. Yani doğululara karşı ırkçı duygular besleyen batılılar olabilir. Ama antisemitizm batı-doğu ayrımı da tanımaz. Batıda da vardır, doğuda da.  Kuzeyde de vardır, güneyde de. Antisemitizm politik görüş ayrımı da tanımaz. Sosyalistler ve komünistler ırkçılığı şiddetle reddeder ama antisemit olabilirler, olmuşlardır. Antisemitizm etnik, dinsel, dilsel kimlik de tanımaz. Yani kendisi ırkçılık mağduru olanlar da antisemit olabilirler, olmuşlardır.

İslami terörün anti-emperyalist tavrına bakarak, antisemit içeriğini görmemek tam bir kaçış. Çünkü gerçek, anlamak için fazla bilgi gerektirmeyecek kadar basit: Irkçılığın bütün biçimleri gibi antisemitizm de her zaman belirli amaçlar için kullanılan bir yapıştırıcı olmuştur. İnsan psikolojisi ve düşünce biçiminin ırkçılığa yatkınlığı nedeniyle ırkçı önyargılar her zaman belirli bir düşünceye kitlesel taban sağlamak için kullanılmıştır. Nazi Almanyası’nda da bu böyleydi, bugünün İslami terörü için de böyledir. Yahudi düşmanlığı eyleme duygusal içerik sağlayarak, düşüncenin yapamadığı şeyleri yapar. Düşüncenin milyonları bir amaç için ayağa kaldırması zordur, ama duygu bunu daha kolay başarır.

Yahudi düşmanlığı, dünyanın en kısa zamandaki en yoğun, en büyük, en örgütlü kıyımını gerçekleştirmiştir. Hâlâ vardır. Hâlâ tehlikedir. Sinagog bombalamaları bize de çok yakın olduğunu, ta içimizde olduğunu göstermiştir. Kısacası, antisemitizm sadece ırkçı/milliyetçi kesimlerle sınırlı değil, ortalama düşüncenin yüzyıllardır beslendiği sıradanlaşmış tezahürlerinden birisi. Ama bu kadarla da kalmıyor. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla kimi demokratların antisemit İslami kesimlerle ittifak kurmaları ve kimi “sol” ve genel olarak muhalif kesimlerin anti-emperyalistiğe/anti-siyonistliğe halel geleceği endişesiyle antisemitizm karşısında sessiz kalması tehlikeyi daha da artırıyor. Tehlike yalnızca Türkiyeli Yahudileri tehdit etmiyor. Nasıl ki Nazizm insanlık tarihinde bütün Almanya’nın, hatta bütün dünyanın utancı oldu, Türkiye’de de antisemitizmin kazandığı her mevzi, ırkçılığa, ayrımcılığa, insan hakları ihlallerine karşı olan herkesin, bütün bir ülkenin utancı olacak.


Yorum bırakın