Ayşe Günaysu
14 Aralık 2005, Ülkede Özgür Gündem
Belki her yerde öyle değildir. Örneğin Batı’da Hollanda’da, ya da Doğu’da Hindistan’da muhaliflerin Hollandalılıkla ya da Hintlilikle hesaplaşma diye bir önceliği var mıdır, bilmiyorum ama Türkiye’de etnik çoğunluk mensubu muhaliflerin öncelikli sorunlarından birisi de Türklükle hesaplaşmak olduğunu biliyorum.
Bunun nedeni tarihimizde yatıyor. Tarihsel olarak çok kısa bir süre içinde çok kültürlü bir yapıdan tek kültürlü yapıya geçmek gibi imkansız görünen bir şeyi imkanlı kılmak için akıtılan kanda yatıyor. Olanı olmamış gibi yapmak ve yeni kuşakları olmamış gibi büyütmek için gerçekleştirilen büyük işbirliğinde yatıyor.
Bu öyle bir işbirliği ki, tarihin yeniden yazılmasına katkıda bulunuyor, hatta birlikte yazılmasını sağlıyor.
Türk solundan bahsediyorum. Benim kuşağımın Türklükle hesaplaşmak diye bir sorunu yoktu, çünkü Venceremos şarkısını söyleyerek o kadar Şili’li, Angola’da bağımsız için savaşan gerilla hareketlerinin o karışık adlarını ezbere bilerek o kadar Afrikalı, Ho Shi Minh’e duyduğumuz derin saygıyla o kadar Vietnamlıydık ki, yanıbaşımızdaki Kürtlere o kadar uzak olmamıza rağmen, Türklükle bir ilgimiz olmadığına gerçekten inanıyorduk. Ama bir zamanlar nüfusun beşte birini oluşturan gayrımüslimlerin nasıl olup da binde ikilere düştüğünü sorgulamak aklımıza bile gelmiyor, ulusal kurtuluş savaşını tereddütsüz kutsuyorduk.
Yani Türklükle en ilgimiz olmadığını sandığımız zaman Türklüğün sıcak kucağındaydık.
Diyeceğim o ki, Türklükle hesaplaşmak o kadar kolay değil. Kendini enternasyonalist hissetmekle, ya da “kimlik” meselesinin aşılması gereken bir “alt evre” olduğuna inanmakla olmuyor. Türklükle hesaplaşmak için düşünsel düzeyde verili paradigmaları sorgulamak, mesela Kuvayı Milliye’nin ne kadar anti-emperyalist olduğunu merak etmek, duygusal düzeyde de nefsimizi terbiye ederek, yani, mesela, Türk şovenizmi bütün haşmetiyle önümüzde dururken ve biz onu değil yenmek zayıflatmayı bile başaramazken başkalarının şovenizmine daha çok kızmama refleksini kazanmaya çalışmak gerekiyor.
1980 sonrası Türk solcuları ya da daha geniş bir çerçevede Türk muhalifleri, mesela Türk feministleri sahte enternasyonalizm örtüsü kalktıktan sonra önce Kürt kimliğiyle çok farklı bir platformda karşılaştılar ve bütün kimlikler üstü olma iddialarına rağmen egemen konumlarının tartışıldığına tanık olduklarında birçoğu çok sarsıldı. Daha sonra son yıllarda akademisyenler düzeyinde Ermeni’lerle ortak platformda bir araya gelinmeye başlandı. Şimdilerde resmi ideolojiye karşı çıkarak önemli bir yolu açan Türk akademisyenlerin büyük bir kısmı, ortak platformlarda Türklüğe duyulan tepki ve düşmanlık karşısında kendini saldırıya uğramış hissediyor ve isyan ediyor. 1915’in üzerinden 90 yıl geçtiğini, Türk akademisyenlerin kendi tarihlerini sorgulamada ne kadar geç kaldığını, dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermenilerin kuşaklar boyu nasıl bir “Türklük” imgesiyle karşı karşıya kaldığını unutarak milliyetçiliğe ilişkin bilimsel tahlillerle milliyetçiliğin iyisinin kötüsünün olmadığını anlatıyor ve Ermeni muhataplarını milliyetçi olmamaya davet ediyor. Milliyetçiliğin iyisinin kötüsünün olmadığı, iki hidrojen bir oksijenin suyu meydana getirmesi gibi soğukkanlı, net bir bilimsel gerçeklik şeklinde ele alarak toplumsal fenomenleri insan boyutundan arındırıyor.
Başa dönecek olursak eğer bir değişim olacaksa, bunun ön koşullarından biri, Türk muhaliflerin Türklükle hesaplaşmalarıdır. Bunun ne kadar önemli olduğunu sistem bizden çok önce kavramış olmalı ki, “Türklüğü tahkir ve tezyif etme”yi yasaklayan yasa hükmü, kullandığı sözcüklerden belli, hukuk sistemimizin en eski hükümlerinden birisi. Çeşitli çevrelerden muhaliflerin bir araya gelerek bu maddenin yasadan çıkarılması için ortak bir kampanya yürütmesi Türklükle hesaplaşmanın ilk kolektif adımı olabilir. Bu kampanyanın ana mesajı da şöyle bir şey olabilir:
“Türklüğü değil, hiçbir etnik, dinsel, kültürel aidiyetin tahkir ve tezyif edilmesine, yani aşağılanmasına ve hor görülmesine izin vermeyecek bir yasa istiyoruz. Türklüğün, Kürtlükten, Ermenilikten, Yahudilikten, Çerkezlikten, Rumluktan ve diğerlerinden farklı, daha değerli, bu yüzden de daha dokunulmaz olarak kabul edildiği bir hukuk sistemi tarafından yargılanmayı da, haklarımızın korunmasını da istemiyoruz!”